Moralsiz bir akşam üstü.
Gökyüzü kızıl…
Gökyüzü kızgın…
Gökyüzü ağlamak üzere.

“Nereye?” der gibi esiyor şimdi gündüzden,
“Merhaba” der gibi geceye.
Rüzgar…
Henüz doğurmadı umutları bir anne!
Daha yiğit biri doğmadı yeryüzüne!
Başka kimseye şikayet etmedi
şu sakalımdan bozma siyah geceye ellerim…
Bu demir kırmızısı gökyüzü ellerinde,
büküp, yanık elleriyle yürüdü yarın sabaha!
Güzel Sabaha…

(Tirat – 1)
Bizim Nevcivânımız bu akşam üstünde salınarak yürüyen beyefendi. Güneşi kol düğmeleriymiş gibi çıkarıp gökyüzüne bıraktı…  Bulutların eriyip gittiği bu kızıl gökyüzüne!

(Tuluat – 1)
Hani bir Siyahçerde’miz vardı, birkaç kağıtla beklerdi sokağının köşesinde, o da şiir yazardı diğer tüm şairler gibi ve o da ölmüştü diğer şiir yazan tüm şairler gibi, sonra 1 yıl geçmişti aradan ve delikanlının biri gelip oturmuştu o sokak lambasının altına, sonra Siyahçerde’mizin kırışmış ve yazıları silinmiş kağıtlarını bulmuştu. Oradaki tek satırı içinden tekrarlamıştı “Kimde var Aşk’ın?”

(Tragedya – 1)
Bizim Nevcivân’ımız gelip, oturdu yine o sokak lambasının altına. Gürültülü nefesine acımadan bir sigara yaktı… Sigarasının yangın sesleri çıtırdadı! O yine acımadı ciğerlerine! Derince bir nefes çekti içine, sonra bir nefes daha.

En son buraya geldiğinde Ay gökyüzünde bembeyaz bir gelin gibi hiç kımıldamadan duruyordu lacivert gökyüzünde… Evet, gece damatlığını giymiş gibi lacivertti. Oyalanıp durdu orada saatlerce.

O gün, günlerden Perşembeydi ve ayın 14’üydü. Aydan daha parlak biri sokağın bir ucundan salınıp geliyordu. Bizim Nevcivân’ımızı da bir telaş, avuçlarında bir terleme ve bir şaşkınlık sardı ki, sorma! Kalktı oturduğu yerden bir hışımla, heyecanla!

Ne var ki Ayın 14’ü görmedi bizim Nevcivân’ımızı, yanından tüm ihtişamıyla geçip gitti, tüm parıltısıyla, tüm ışığıyla gitti. Bizim şaşkın Nevcivân’ımız da kala kaldı öyle, tek kelime edemedi. Unuttu bildiği tüm kelimeleri, unuttu ezberlediği tüm şarkıları, lâl oldu!

Birkaç saat ayakta öylece bekledi Nevcivân’ımız, içinde kırgınlık, küskünlük ve ne kadar karamsar duygu varsa yatıya gelmiş misafir gibi kaldı öyle. 

Sabaha karşı martıların çığlıklarıyla irkildi, sağına baktı, kimse yoktu. Soluna baktı kimse yoktu. Ama yerde Ayın 14’ünün attığı adımların parlak izleri vardı, ona ilişti gözleri… Gözlerinden istemsizce birkaç damla yaş döküldü, üşümüş elleriyle üşümüş gözyaşlarını sildi yanaklarından henüz sakallarının arasında kaybolmadan.

Martılar gökyüzünde hala bağırıp duruyorlardı. Elini cebine attı, bizim Siyahçerde’mizden kalan kağıtlar ve kalem. Çıkarıp, baktı şöyle bir; “Kimde var Aşk’ın?” dedi yine içinden…

İçinin acısı, dışının tükenmişliği şimdi satırlarındaydı…

Uyandı sabah benim içim hala gece,
martılarda çığlıklar, yaşama sevinci,
geçti yârim benim içimden dışıma,
geçip gitti bir hışımla,
geride bir ben bıraktı,
işte tam burada,
neye gücendin gönlüm,
seni görmeyişine mi?
Seni bilmeyişine mi?
ne diye kızdın şimdi martılara?
Maşuk’un sevmek değil mi davası?
Dahası, davacı değil mi Aşık, Maşuk’a,
Yoksa Aşk nasıl hakim olur sana?
Yoksa, sen nasıl suç işlersin Aşk’la?

&

İşte bizim Nevcivân’ımız böyle bir gecede doğmuştu. Sabah 05:41’de.

#OD – Nevcivân | Bir şair doğar, şiir doğurur!