2 Eylül 2015. Dolmuşa binmek için çalıştığım şirketten çıkıp 15 dakika kadar yürüdüm. Brian Crain dinliyordum. Notalar ince tınılar halinde ruhuma doğayı anlatırken etrafımda olan biten her şey rüyadan ibaretti. Benim dışımdaki yaşam, film sahnelerinden alıntılar gibiydi. Birbirimizden zıt istikametlere giderek uzaklaşıyorduk benliklerimizden, ben evime yaklaşırken onlar benden uzaklaşıyorlardı. Ne kadar da çok insan var, hepsinin yüzleri değişik, gözleri, saçları, adım atışları bile farklı… çok fazla farklılık vardı… hepsinin ayrı bir hayat hikayesi vardı. Ne gariptik biz insanlar.

Nihayet dolmuş durağına gelmiştim… bir tane dolmuş bekliyordu ancak kalabalık diye tercih etmedim, bir sonraki dolmuş geldiğinde şoförün hemen yanındaki koltuğa yayıldım. Arabesk bir müzik çalıyordu, şarkının notalarını anımsayamadım, şarkıcının sesinden de çıkaramadım. Arabesk dinlemem hiç, ancak dolmuşlarla gidip gelmekten birçok sanatçıyı artık biliyordum, aslında şarkıları biliyordum, şarkıcıların isimlerini değil. Dolmuş şoförleri hep arabesk mi dinliyordu? Hepsi dert adamları mıydı? Peki ‘’Dert’’ neydi? Kendinde olmayan bir şey mi? Dertlenmek tabiri sürekli tekrarlanınca diğer kelimeler gibi anlamsızlaşıyordu. Kulaklıklarımı tekrar taktım ve kafamı dolmuşun dışında kalan yaşama çevirdim. Hemen sağımda mezarlık vardı, insanların mezarlıkları. Ölümlük… ayakkabılık gibi, ölümlük. İnsanlar öldüklerinde onları bir çarşafın içinde toprağın içine koyuyorlardı, elbette toplumdan topluma değişiyordu bu, kimi de yakıyordu. Kim babasının ölüsünü yakmak ister ki? Üstelik küllerini saklıyorlar. Manasızdı… gerçi biz insanların yaptıkları çoğu şeyde anlam aramakta anlamsızlıktı. Öyle şeyler yapıyorduk ki, anlam aramak mantıksızdı.

Dolmuş şoförü o ağır dert yüküyle gaza bastı ve araba hızlı bir şekilde hareket etti, herkes bir adım kadar ileri eğildi ve sonra tekrar aynı hizaya geldiler. Koltuğuma iyice yaslanmıştım, gözlerimden mezarlık kopuverdi, dikkatimi çeken başka bir şey olmadığından kafamı yola çevirdim. Biraz önceki gibi hemen hemen aynı şeyleri hissettim arabalarıyla zıt yönde giden insanlar için. Başka hayatlar, başka hikâyeler. Eğer hepsini çevirip hayatlarını anlatmalarını istesem, şüphesiz birçoğu anlatacaktı ve birçoğunun ağızından aynı klişe sözü duyacaktım, ‘’ahh ahh, ben neler çektim, anlatsam roman olur derler ya, aynen öyle.’’ Evet, aynen öyle… çoğu kitap, yazarın zihninden çok yaşanmış hikayelerden meydana geliyordu, sanırım yazarların bir çoğu bu adamları dinlemiş, ‘’madem o yazmıyor, ben yazayım’’ demiş olmalıydı.

Saçma hikâyeler. Romanlar okuyanların karnını doyurmadığı gibi aklını da doyurmaz. Didaktik olmadığı sürece hiçbir roman bir anlam ifade etmez. Beynimiz boş hikâyelere değil, bilgiye açtır. Bizse beynimizi sürekli başka şeylerle avuturuz. Anlamsız filmler izleriz, hatta sonunda beğenmeyip, ‘’ne kadar da saçma bir filmdi.’’ deriz… filmin sonunda anlarız ancak saçma olduğunu nedense.

Neden film izliyorduk ki? Vakit geçirmek için mi? Oysa vakte öyle muhtacız ki, birkaç tane ömrümüz daha olsa diye yakardığımız anlar olur bazen. Ve gerçekten birkaç tane ömrümüz olsa, hepsini aynı amaçsızlıkla acımasızca kaybederdik. Baksanıza, sorgularla kafası karışmışlıktan başka ne var ki bu sayfalarda? İnanç mı? Gülmek mi? Birisini güldürmeyi neden istiyoruz ki? Özellikle biz Türk’ler. Komik olmak vazgeçilmez takımız gibi… gülmek ve güldürmek… Dudaklarımızın şık takısı.