5 Eylül 2015

Şu an bir kafe de yazıyorum, kafenin en ücra köşesindeyim… İnsanlar sürekli gülümseyen yüzleri ile birbirilerine bakıyorlar. Sağımda oturan iki genç kız başlarından geçenleri Dünya’nın en büyük meselesiymişçesine birbirine anlatıyorlar. Garsonlar elleri arkalarında bağlı bir şekilde masalara hafifçe eğilerek sorguları dinliyorlar. Kim ne içecek, ne yiyecek… ellerinde not defterleri yoktu, hepsini nasıl akıllarında tutabiliyorlardı acaba?

Soğumaya mahkûm çayımdan bir yudum daha aldım ve derince bir nefesle çektim sigaramı. Tiryaki değildim ama yazarken ihtiyaç duyuyordum sigaraya. Daha önce de binlerce satır şiir yazmıştım… Aşk adına, peki Aşk kimin adınaydı? Oldukça gereksizdi Aşk… herkesin dilini yakıyordu.

En az bir defa da olsa Aşık olmuştur tüm insanlar. Aşk’ı yaşamadan ölenlerimiz hariç. Aslında şükretmelilerdi hallerine, kirletilen Dünya denen gezegenimizden daha iyi bir yere gidiyorlardı Aşk’ı yaşamadan masumca ölen insanlar.

Hangi boyuttaydı ölüm? Yaşam hangi boyutta? Ölmekle yaşamak arasında ki bilinçsizlik gibi ince bir çizgiydi Aşk’ta. Ya da birisine sevdiğimizi anlatmanın en kısa hali miydi? Yaşamadığımı insanlara anlatmak için ölmek gibi. Hala ölmemiş olmak şans mıydı? Kader mi? Kader neydi?

Allah’ın bizim için yazmış olduğu olaylar bütünü. Bir zamanlar isyankâr halimle ne de çok karşı gelmiştim yaratıcıma. Bilmiyordum… bilmemek ne kadar kötüydü. Ne kadar bilmiyorsa o kadar aldanıyordu insan. Her insan gibi bilmiyordum başta, aldanmıştım, artık, neredeyse hissedemiyordum ruhumu bedenimde… nefes alan ölü bir beden. Bilimin inançsızlığı üzerine kurulmuş, somut delillerle yürüyordu mantığım ömrümün sonuna. Sonu gelecekti yaşamın. Herkesin. Ölümsüzlüğü keşfedemediklerinden miydi? Hayır-hayır, bu Yaratıcının bir lütfuydu.

Nasıl daha önce ölüyken dirilttiyse, şimdi de karşılığını alıp öldürecek. Öyle içten öleceğim ki, gözkapaklarımı bile kımıldatamayacağım. Bilincim aklımdan çekilecek, sorgular arasında kaybolmayacağım. Yaşadığım onca güzel ve kötü an bilincim ile birlikte benimle gelecekler. Kimsesizliğe doğru… peki ya yaşamaya ne demeli, yaşlanmakta vardı hem işin ucunda. Öyle sistematize edilmiş bir evrendeydik ki, kusur bulmak imkânsız.

İnsanlar neden yaşlanıyorlar? Hücreleri yenilenmediği için mi? Niçin bedenlerimiz olduğu gibi kalmıyordu ki ölürken… ecel bir yolunu bulup çeşitli bahanelerle hayatlarımızı söküp alırken bedenimizden… Sorun da tam olarak burada, hiçbir sorun yok. Yaratılışımızın başlangıcından bu yana aynıyız. Evrilmemişiz, yontulmamışız. Paslı zihinlerimizden başka değişen hiçbir şeyimiz yok.

Nasıl oluyordu ki bu? İnsan… nasıl vardı ki? Niçin vardı? Sanırım bu sorgu için en başa dönmek gerekiyor. Kâinatın başlangıcına… ve bu konuda duyduklarınız kalbinizi ne kadar tatmin ediyorsa o kadar içten inanıyor ve bir amaca hizmet ediyordunuz. Elbette burada ki amaç Yaratıcı değil, kendi hizmetimize, öyleydi çünkü sistematize.

Ateistlikten yüz çevirmiş bir adam olarak, bir zamanlar nasıl inanmadığımı anlayamıyorum… ve şu an inanmayanların niçin inanmadıklarını da öyle. Anlamsız geliyor bildiklerimden sonra inanmamak. Kâinat başından beri vardı diyorlar. Mutlak buzulluktan nasıl da tekrar sıkışıp bir araya geldiler ki? Ve bilincimiz nasıl da bunca ihtimale rağmen bizim bedenimizde? Ve biz nasıl oluyor da iki uzvumuz üzerinde yürüyoruz ki? Başlangıçta dediğim gibi, güç bilginin elindedir, eğer insan evrim ile var olmuş olsaydı, evrimi takip eden türlerimizde bilinçli olmak zorunda değil miydi?

Ne yani? Maymunlar sırf biz var olalım diye, bize mi verdiler bilinçlerini…? kendi bilinçlerini terk ederek… işte bu imkansız, çünkü ego bedenimizi en son terk eden sağır kulaklı huylarımızdan biridir… egomuza söz geçiremeyiz, küçük yaramaz veletimizdir bizim… ne kadar da bilinçsizce. Mantıksızca. Oysa diğer tarafta elimizde kutsal kitaplar var… içeriğinde yazanların %80’i ispatlanmış, teknolojimiz yetmediğinden şu an %20’lik kısmı keşfedilmeyi bekliyor. Evet-evet, kesinlikle öyle. Arının izlediği rotadan, tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmamasına kadar birçok bilimsel detay. Hepsi bizim için varlar, öğrenilmeyi bekliyorlar, bilinmeyi bekliyor.

Yaratılışımız gereği, bizde bilinmeyi tercih ediyoruz. Egolarımız, Yüce Yaratıcının benliğinden ruhumuza üflendiğinden sürekli büyüklük taslıyor, her şeyin en iyisini biliyoruz. Oysa bildiklerimizin yanında bilmediklerimiz ne kadar da çoklar. Öyle çoklar ki, hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz kadar çoklar. Kısaca sonsuzlar. Bilgi nasıl sonsuz ise, işte biz insanların da bilgisizliği o yüzden sonsuz. Her şeyin zıttı olduğu gibi bu kavramda da bir zıt var.

Ego… neydi bu ego… Ruhumun derinlerinden gelip soluk borumun etrafını sarıp, eğer istediğini yapmayacaksam tekbir çırpıda nefesimi kesecekmiş gibi… Ego… başlı başına soyut yutkunuş. Şiir tadında, roman kıvamında, ‘’Ben’’lik esaretinin kamburu, insanların hörgücü. Sırtımızda ki pahalı kaftanların altında gizleniyor. Ne kadar yaşıyorsak bizimle… Tekbir çırpıda tükürüp atamayacağız kadar tıkalı boğazımızda. Yapışkan ve nemli. Kurtulmak istemediğimiz, bizi hep haklı gösteren ego. Basit ama mantıksız. Gereksiz.

Aslında yaratıcımın verdiği imtihanın gereği olduğundan başka her şeyden daha değerli. Eşsiz, tarifsiz. Anlatılması güç… binlerce kitabın konusu… var olan herkesin dilinde ego, yine üç harfli, ‘’BEN’’…