6 Eylül 2015 – Sabah 04:12

Çaresizlik… ne kadar da kötüdür. Ve iyi bilirim çaresizliği.

Hava çok sıcak… düşünceden düşünceye koşuştururken zihnim… sürükleyerek duşa götürdüm kendimi… terli vücudumdan söküp aldım ısıyı… buz gibi su… su gerçekten kıymetliydi. Ve soğumanın etkisi uzun sürsün diye tenimde bıraktım tüm damlacıkları. Ensemden sırtıma doğru kayan damlalar eşliğinde ürperdi tenim. Havluyu belime dolayıp acıkmış karnıma biraz kemik atmak istedim. Akşam yemeğinden kalma birkaç tane fırında but vardı dolapta, çıkarıp bir tane kaptım, kocaman bir ısırık kopardım. Balkona yönelip, kalanını orada yedim. Elimde, iki ucunda kıkırdak olan kemik kalmıştı sadece, dişlerimin gazabından sonra.


Bir alt katımda oturan, genç ve iyimser bir arkadaşım var, o kadar iyimser ki, yüzü sürekli güler. Kimse ile tek bir münakaşası olduğunu görmedim. Ramazan ayında aynı apartmanda oturan yaşlı Ahmet amca iftar yemeği için sokağa kocaman bir masa kurduğunda, gelen insanlara servis için en içten koşuşturan bu arkadaşımdı. Ne tuhaf, adını bile bilmiyorum. Furkan diyesim geldi şimdi, çünkü yüzü Furkan isminde olan kişilerin yüzüne benziyordu. Arkadaşımdı ama adını bilmiyordum, seviyeli ve terbiyeli oluşundan dolayı O’na adını sorma gereği duymamıştım… aslında adını öğrenmeliydim, yardımseverliğine şahit olduğum için bu gerekliydi.

Sokakta bulduğu Alman Kurdu cinsi köpeği getirip, apartmanın önünde küçük bir kulübeye yerleştirmişti, köpeğin, getirildiği gün ne kadar aç olduğu zayıf bedeninden aşikâr belli oluyordu. Öyle ki, arkadaşım ona yemek getirdiğinde neredeyse sevinçten zıplıyordu.

İşte az önce yediğim ve elimde kıkırdakları kalan kemiği ona atmaya karar verdim. Uyuyor gibi görünüyordu. Elimdeki tavuk bacağının kokusunu almış olacak ki önce kafasını kaldırdı yattığı yerden, sonra birkaç kez havayı kokladı ve ayağa kalktı, koklamaya devam etti sağı solu. Daha fazla aratmamak için elimdeki kemiği gecenin sessizliğini bozmayacak şekilde yavaşça bıraktım.

Köpek büyük bir sevinçle kemiği önce kokladı ve ardından kemiğin kırılma sesleri geldi. Kendimi, en az arkadaşım kadar yardımsever hissettim ve başka bir but alıp, daha az kemirdikten sonra kalanını yeniden köpeğe attım. Aynı şekilde birkaç saniye içinde yedi, sonra bir but daha alıp, daha az yiyerek tekrar attım… ancak bu sefer biraz uzağına düştü kemik. Bağlı olduğu ip kemiği yemesine engel oluyordu… çaresiz durumdaydı. Sağ ayağıyla kemiğe uzanmaya çalıştı, uzanamadı.

Bir an yardımseverlikten utanıp, saklanma ihtiyacı duydum balkonda. Koşar adımlarla yatağıma gitmeyi geçirdim aklımdan ama köpek acı bir çığlık attı… sesi ağlama sesine benziyordu. Bu sesi daha öncede duymuştum ama bu kadar derinime işlememişti. Yüreğim sızlayıp, beynime hakaretler yağdırıyordu. Köpek bir daha acı bir sesle cıyakladı. Yüreğim ikinci defa sızladı. Üzerimde hala damlalar vardı ve saçlarım ıslaktı. Üzerime bakarak slip boxerımla sokağa çıkmanın yakışı kalmayacağını düşünüyordum ki, yardım sever arkadaşım gözlerini ovuşturarak apartmanın demir kapısını açtı. Köpek kapının açılma gürültüsüyle arkadaşıma baktı. İpi o kadar gerilmişti ki nefes alış-verişlerini çok net bir şekilde duyabiliyordum. Arkadaşım, benim attığım yarısı yenmiş butu görmeden ipini çözdü ve biraz daha ileriye, tekrar bağladı, köpek ipin çözüldüğünü fark eder etmez yarısı yenmiş buta delicesine saldırdı.

Eğer arkadaşım gelip ipi gevşetmeseydi, üzerimi değiştirip aşağı inecek ve ayağımın ucuyla kemiği köpeğe doğru itecektim. Aslında köpeklerden pek korkmam ama yine de temkinli olmak istiyordum. Neyse ki buna gerek kalmamıştı… Arkadaşım gittikten sonra köpek bir süre daha etrafı kokladı ve yiyecek bir şey bulamadığı için ön ayakları üzerine yattı.

Çaresizlik böyle bir şeydi. Nefesi kesilircesine kemiğe ulaşmak gibiydi. Arkadaşıma köpeğin aç olduğunu söyleyecektim ki, benim attığım kemik yüzünden köpeğin ve kendisinin rahatsız olduğunu  düşünüp ve bunu bana azarlarcasına söylemesinden çekindim. İyi biriydi ama onu tam olarak tanımıyordum… ve köpeği nasıl beslediğini bilmiyordum.

Sessizce bir bardak soğuk su alıp diğer balkona geçip bir sigara yaktım, bir süre daha köpeği izledim ve sigaramı tekrar soludum.

Ciğerlerim bana karşı çaresizdi. Elinden hiçbir şey gelmiyordu. Kendime bilerek zarar verdiğim için vicdanım demin ki gibi sızlamadı. Oysa çaresizliği çok iyi biliyorum.

Henüz 13 yaşındayken, babamın kötü giden işleri ve 11 aydır ödeyemediğimiz kira yüzünden ev sahibi nazik bir dille evi boşaltmamızı istemişti. Annem ve ablam bu dönemde sürekli ağlıyordu, gözlerinde gözyaşı fabrikası kurulmuş gibiydi. Bütün bu olanlar yetmezmiş gibi üstüne üstlük babam kendini alkole vermişti. Annem bütün çaresizliği ile dedem ile konuşup, ahşap evlerinin alt katında kalmaya ikna etmişti. Annemin üzülmemesi için elimden geldiğince az para harcamaya çalışıyordum, zaten olmadığı için harcayamıyordum… sanırım orta 1’e gidiyordum ve okumak istemiyordum. Sağ ayakkabımın çatlak altına aldırmadan okula gidip gelirken, sarhoşların boş bira şişelerini toplayıp, bir Efes dükkanına satıyordum.

Çaresizlik tam olarak buydu, başkalarının zevklerinden arda kalanın depozitesi… Acınacak haldeydik. İsyankârlığımın ilk adımlarını da bu dönemde atmıştım tam olarak. Ama şükürler olsun halime, eğer bunları yaşamasaydım, çaresizliği öğrenemeyecektim.

Benim köpek dostum, sana bu eziyeti ettiğim için pişmanım, umarım beni affedebilirsin. Ayrıca bir daha uykunu bölmeyeceğime seni temin ederim. Bana hatırlattığın bu değer için teşekkür ederim.