21:00 – 6 Eylül 2016

Balkonumda iki sarı sandalyem var, birisine ayaklarımı uzatıp, diğerine yaslanıyorum. Yoldan geçen insanları ve karşı balkonumda sürekli konuşan bir erkek ve kızı, ara-ara kesitler halinde izliyorum. Ve arabalar yol boyunca park halinde duruyorlar. Yol daraldığı için yoldan geçen diğer arabalar zorlanıyorlar. Ne kadar çok araba çeşidi var, hepsi hemen hemen farklı, aynı markadan olanlar bile model yılına göre değişiklik gösteriyorlar.

Aslında yazmak istediğim şey trafik ve arabaların çeşitliliği değil… renkleri, yani renkler. Ne kadar çok farklı renk var, gözlerimizin görebildiği ve tanıyabildiği kadar renk.

Temel de 3 ana renk vardır. Kırmızı, sarı ve mavidir. Diğer bütün renkler bu üç rengin birleşmesinden oluşur. Siyah ve beyaz renk değildir… aslında bu iki renk olmayan renk, ışığı daha az yansıtan ve daha fazla yansıtan, deyim yerindeyse ölü pigmentlerden oluşur. Aslında, gözlerimizin görebildiği frekanslar diyebiliriz. Duyabildiğimiz sesler gibi ancak bir farkla… birbirinden farklı sesleri, kulağımız işitirken birleştirerek beynimize iletmez, renklerde ise bu durum yok, yani gözlerimizde. Kulaklarımız işittiği sesleri birbirinden ayırt edebilecek mekanizmaya sahipken, gözlerimiz bu mekanizmayı kullanmıyor. Aslında olması gereken de bu, bütün renk frekanslarını görebilseydik, turuncu renk elde etmek için sarı ve kırmızı rengi karıştırdığımızda turuncu renk yerine sarı ve kırmızı renklerin çizgiler halinde birbirinin içinden milyonlarca defa geçtiğini görürdük, yani turuncu renk elde edilemezdi.

Güneş ışığının bu mucizevi karşıma yardım etmesi ayrı bir güzellik… güneşin bize ilettiği ışık, eğer daha farklı olsaydı, sarı ve kırmızı karışımından turuncu yerine gri renk elde edebilirdik… ne muhteşem bir yapı vardı gözlerimizde. Peki ne oluyordu da görüyorduk… gözlerimiz nasıl görebiliyordu ki? Retinanın renk frekanslarını birleştirmesiyle mi? Ayrıca ne kadar uzağı görebiliyorsam, zihnimde de bir o kadar uzaklık oluşuyordu… gözlerimin dışında kalan hayatın aynası gibiydi bu, gerçekten inanılması güç. Sonsuzluğu görebilseydim, zihnimin içinde de sonsuza kadar uzanan bir görüntü olacaktı. Oysa zihnim kafatasamın içinde ve kafatasım bir futbol topu büyüklüğünün 3’te 2’si kadar.

Tuhaf, 3 tane rengi birbirine karıştırarak binlerce renk elde edebiliyorduk. Peki bu kırmızı, sarı ve mavi renk nereden geliyordu öyleyse? Aslında aynı madde Mars gezegeninde, atmosferin ışığı daha az kırmasından dolayı farklı bir renk veriyordu. Yani dünya da giydiğiniz kırmızı kazak, Mars gezegeninde gri olabilir manasına geliyordu bu. Hiçbir şey sandığımız gibi değil, ne kadar da derinlemesine bilgi gerektiren konular. 3 ana rengimiz ise bize doğadan geliyordu. Peki, doğada birbirinden farklı canlılar vardı, bu nasıl oluyordu peki? Cevabı oldukça basitti, Yaratıcımız, görebileceğimiz şekilde yerleştirmişti bu renkleri o canlılara… renkleri oluşturan pigmentler…

Portakala turuncu rengini veren pigmentin iki ana renge ait molekülü kullanmasından kaynaklanıyordu bu. Yani renkler değiştikçe moleküller de değişiyordu. Bu bizim bildiğimiz yöntem, sarı guaj boya ve kırmızı guaj boyayı birbirine karıştırdığımızda elde edeceğimiz turuncu rengi gibi, oysa renkler aynı kutunun içindeydi, işte buna pigment deniyordu, pigment molekülleri ise bu boya kutusu içindeki yuvarlak boya kutucuklarıydı. Ne kadar da enteresan, yani fıstık yeşilini elde etmek için 3 rengin varyantlarını kullanmamız yeterliydi. Efsanevi… hayranlık uyandırıcı. İşte bunu bilmediğim için inancım eksikti… bilincim olmadığından.

Tuhaf olan bir diğer renk gösterisi ise ‘’Gökkuşağı’’ idi… Gökkuşaklarında 7 tane renk vardır, 7 tane nota olduğu gibi… Notalar da renkler gibi birbirinin karışımlarından oluşur… bu yüzden 7 rakamı efsanevidir benim için. Yapılan araştırmalara göre insanların çoğu rakamlardan en çok 3 ve 7’yi seviyordu. Yani favori rakamları bu iki rakamdan birisiydi. Tüm bunların altında yatan sebep bu muydu acaba? Bir insan neden 7 ve ya 3 rakamını çok sever ki? Ancak kendisine tam olarak bölünebiliyordu. Neyse, konumuz renklerdi değil mi? Aslında renkler hakkında çok fazla şey anlatmaya gerek kalmadı, nasıl oluştuklarını artık biliyorum. Artık mesele, frekansların tam olarak gözlerime nasıl iliştiği idi.

Eğer evrim teorisini felsefe ile ele alırsak, ilkel benlik ego, başkasına hükmetmiyordu, kendisine hükmedilmesini istiyordu, yani gözlerimiz pigmentlere göre değil, pigmentler gözlerimize göre olmalıydı. Oysa bunun ilkel benliğin zıttını gösterdiğini şu şekilde anlayabiliyoruz. Eğer, egonun istemiş olduğu gibi olsaydı her şey, tutarsızlıklar meydana gelirdi. Kaos yaratılmış olurdu. Bu kaosu ise insanların bu gün kendi benliklerinden dolayı çıkan savaşlardan, fikir ayrılıklarından, farklı özgürlük anlayışlarından kolayca anlayabiliyoruz. Tutarsızlıktan, tutarsızlığa, doğa da ise bu tutarsızlık yoktu. Türler arasında ki bu muhteşem uyum, biz insanlara verilemeyen bir nitelikti. Muhteşem geridönüşüm kanunu ise gözardı etmemek gerekiyor, doğada hiçbir şeyin ziyan olmaması gibi.

Ayrıca evrim sırasını da ele almak gerekir, evrime göre biz insanların var olması için çok uzun bir zaman gerekiyor. Şu an, ilk günkü hallerini koruyan bitkiler mevcut. Örneğin su yosunları… onlar ilk günkü gibiler… yani, sonra olan, kendinden öncesi için karar veremez. Evrim ve yaratıcı arasındaki derin ama çok ince çizgi şu an üzerinde durduğumuz.

Dinler evrimi inkâr etmezler, ‘’insanın’’ evrimleşmediğini inkar ederler… İşte tamda bu yüzden bilim ile karşı-karşıya getirilir her zaman bu iki nokta. Aslında bilimin ve ilimin birbirinden alıp vermediği yoktur, aksine, ikisi birbirini tamamlar. Bilim, tutulabilen, koklanabilen, kısacası insanın hissedebildiği duyularla doğrulanan bilgilere denir, ilim ise yüzeysel bilgi, deneysiz… Nasıl olduğu ile ilgili bilgiyi deneysel olarak ilimden öğrenemeyiz… İlimi anlayabilmek için bilim gerekir. Yani ispat edebilmek için.

Bir zamanlar ilimi inkâr edip, bilimi haklı çıkarabilmek için zihnim, mantığım ve egomla ne kadar da büyük savaşlar vermiştim. Şimdi anlıyorum ki, birbirinden ayrılmayan iki eklemdi ‘’İlim ve Bilim.’’ Mıknatısın zıt kutupları gibiydi bizimse fikirlerimiz… hepimiz mıknatısın ne olduğunu biliriz. Eğer elimize bir mıknatıs alıp, daha sonra onu kırarsak, kırılan yerlerinden tekrar birleştiremeyiz, çünkü zıt kutuplar haline gelip, ego gibi kendi benliğini ve çekimini tercih ederler. Sonuç olarak, mıknatıslar birbirlerini çekerler ancak, iki parça da istediği gibi sonuç elde eder. İşte ilim ve bilim de böyledir, onu kırıp, birbirine uyumsuz hale getiren biz insanlarız. Doğru şekilde anlamayı başaramadığımızdan, kendi başarısızlıklarımızı evrime, doğaya, tanrısızlığa atarız. Bu renklerde ki gibidir, doğurgan ancak soyut. Renkleri tutamayız, koklayamayız, hissedemeyiz, aynı rakamlar gibi… Ama inanırız.