7 Eylül 2015 – 8:10 – Kartvizitler

Gözlerimi açtım ve irkilerek saate baktım, 10 dakika kadar kısa bir sürede üzerimi değiştirip işe gitmek için hazırlandım. Önce Gazi Abi’ye uğrayıp, sigara ve kek aldım. Ayaküstü atıştırıp, dolmuşa yürüyene kadar sigaramı içtim. Yetişmek için acele ediyordum, nefes nefese kalmıştım.

Saat 09:00 – 10:00 arasında ki toplantımı tamamladım. Ardından, patronum ile birlikte ünlü bir markanın toplantısına gitmek için yola koyulduk. Bunaltıcı trafikten sonra nihayet Şişli’de ki Profilo alışveriş merkezinin otoparkına girebildik… ardından 5 dakika kadar daha yürüdük ve toplantıya girdik. Toplantı odası havasız ve klimasızdı… 20 metrekarelik bir oda da herkes bizi bekliyordu, isimlerimizi ve soy isimlerimizi söyleyip tokalaştık, patronum çantasından kartvizitlerini çıkardı ve oda da bulunan 7 kişiye dağıttı, daha sonra bu 7 kişi de kendi kartvizitlerini verdiler… benim kartvizitim olmadığından adımı söylemekle yetindim, küçümser gözlerle bakıp, starbucks bardaklarından yudumladılar. Apple bilgisayarları çiziksizdi, LA firmasından Neşe hanım önce masanın üzerindeki tozu üzerimize doğru üfleyip, ‘’Bu ne pislik…’’ dercesine o da Apple bilgisayarını masanın üzerine koydu. Bense olan biteni garip gözlerle izliyordum… Türkiye’nin en iyi tekstil ve televizyonlarda bangır-bangır reklam veren firma bu muydu? Tozlu bir oda… çok tozlu.

Kartvizitler… insanlar kendi kimliklerini açıklamak için kartvizitlere ihtiyaç duyuyorlar artık. Kâğıt parçalarından medet bekliyorlar. Kimlikleri kâğıtlar olmuş, ne kadar parası varsa insanların, kimlikleri o kadar var… kartvizitleri o kadar rağbet görüyor. Çok parası olanın kartviziti daha kaliteli ham maddeli kâğıtlardan üretiliyordu.

İçinde bulunduğum dünya ne kadar da saçma gelmişti o an gözlerime. LA ve Nebim firması sürekli konuşuyorlar, plastik tahtaya bir şeyler karalıyorlardı sırayla… Patronum çoktan wi-fi ağına bağlanmış, muhtemelen sorunlu müşterilerin maillerini cevaplıyordu. Bilgisayarının klavyesi, aşırı kullanımdan dolayı tuş takımı harflerini kaybetmişti, sadece numeriktik alanı birazcık görünüyordu. Nebim ve LA firması sürekli konuşuyorlardı, kendi firmalarından bahsederken ellerinden geldiğince dudaklarını eğip büküyor, uzatıyorlardı… LA demek yerine, ELAY diyorlardı. Nebim yerine Neybam… Bir an ne kadar da salakça ve yozlaşmışça dedim dilleri için içimden, gülmemi bastırıp gözucuyla patronuma baktım. Hala klavyeden ateş çıkarmaya çalışıyordu ilk defa icat edecekmiş gibi.

Yazılımımızın stok bölümüyle ilgili soru sorunca, ‘’Afedersiniz,’’ dedim, soru soran gözlerle baktılar, patronum söze girmek için bir an sessizlik aradı ancak Nebim firmasının konuşmacısı ki, sanırım bir konuşma şampiyonasının birincisiydi… söze atlayıp, LA firmasının sözünü birebir bana aktardı. Konuşurken, karşısındaki insanların salak olduklarına ikna edecek bir ses tonu seçiyordu kendine. Stoklarla ilgili bölüm tekrar anlatıldıktan sonra şahsıma nazaran, birkaç cümle ile cevapladım. Herkes daha uzun bir açıklama bekliyordu ki birkaç kelime ile anlatımıma şaşırdıklarından bir an sessizlik oldu. Ayrıca sözlerime onlar gibi ‘’BEN’’ diyerek başlamadım… kokuşmuş egoları, çalıştıkları projeleri en ince detaylarına kadar anlatmalarını istiyordu onlardan, onlarsa sorgulamadan bu emre itaat ediyorlardı, bilinçsizce.

Kendimi onlardan üstün gördüğüm için değil, sadece kendilerini gerçek hayattan soyutladıkları için sinirleniyordum. Sokak çocuklarını görmüyorlardı… 2015’in damga olayı olan, Suriyeli insanların ölmesini, Türk polislerin ölmesinden hiç rahatsız olmuyorlarmış gibi davranıyorlardı. Patronum bunların dışındaydı… toplantıya gelirken Allah’a dua ederek ülkenin gidişatının düzeleceğinden bahsetmişti. Siyaseti pekiyi bilmemekle beraber sorgularımdan yola çıkarak neyin, nasıl olması gerektiğine karar verebiliyor ve zıt düşüncelerin altında kalmıyordum.

Tüm bunları zihnimden ışık hızıyla geçirirken yeniden irkildim ve bunları sesli şekilde söylemediğimden emin olduktan sonra gömleğimin kollarını karşımda oturan adamın gözlerine sokarak oynattım. En az 10 saniyede bir kol düğmeleriyle oynayıp, çenesini ovuşturuyordu. Yeni kesilmiş sakallarının sesi sivrisinek vızıltısı kadar iğrenç geliyordu. Ve sağ elinin üzerinde starbucks kutusunun içinden dökülen kahvenin izi vardı.

Garip unvanları olan insanlar garip şeyler içmeliydi. Benim ve benim sınıfımda olan insanların içemeyecekleri kadar pahalı olmalıydı… bu içkilerin adı ve tadı enteresan olmalıydı onlara göre. Hayat tamamen bunlardan ibaretti çünkü onların gözlüklerinden bakıldığında. Sabah kahvaltılarında birkaç kruvasan yedikten sonra bu garip kahvelerinden yudumluyorlardı.

Sokak çocukları kimsenin umurunda değildi, pahalı kahveler daha önemliydi… 15 yaşındayken babamın işlerinin kötü gitmesinden dolayı Örsim Nakış isimli bir firmada çalışıyordum. Uzun nakış makineleri gece ve gündüz, sürekli çalışıyorlardı. 12 saatte ve hafta da bir değişen vardiya sistemi vardı. Bir hafta gece çalışıyordum, bir hafta gündüz. Gece vardiyası sabah 8’de bitiyordu, küçük omuzlarıma ağır çuvalları yükleyip sağlığımı düşünmüyordum, tek amacım daha çok paraydı… Kendimi böyle yorduğum günlerden birinde nihayet sabah olmuş ve zil çalmıştı. Çalıştığım yer evime yaklaşık 8 kilometre kadar uzaktaydı, yürüyerek gidip geliyordum ve kahvaltı, kahve gibi şeyler benim için lükstü… zaten iştahım hep kesikti.

Muzaffer adında, 35 yaşlarında bir abi adımı seslenerek LM sigarası almak için beni karşıdaki büfeye kadar gönderdi, genelde para üstlerini bana verdiği için ona sigara almaya giderken yüksünmüyordum. Çıkarcılığımdan dolayı değildi bu, ihtiyacım vardı. Büfeye gidip parayı uzattım ve bir tane LM sigarası dedim… birkaç saniye sonra ıslak mendil satan 50 yaşlarında, yüzünün hemen hemen her yerinde kırışık olan bir adam girdi içeri, ıslak mendili büfe sahibine uzatıp, ‘’Islak mendil satıyorum, destek için bir tane alır mısın?’’… dedi, büfe sahibi, bütün suratsızlığı ile arkasında duran raftan LM sigarasını alıp bana uzatırken diğer eliyle tezgahın arkasından bir ıslak mendili göstererek, ‘’Daha iki gün önce almıştım…’’ dedi, yaşlı amca gözlerini kısarak yorgun ses tellerinden hayatımın en acı sözlerini söyledi…’’haklsınız…’’ dedi, ‘’bende iki gün önce yemek yemiştim.’’ Hem olayın şaşkınlığından, hem de böyle bir durumla ilk kez karşılaştığımdan, elimde sigara paketiyle arkasını dönüp mağrur bir şekilde yürüyen bu 50 yaşlarındaki adama baka kaldım. Sonra kendime gelip, çıktım büfeden… yaşlı adamın arkasından yürümeye başladım, aklımdan, ‘’evlatları yok mu acaba? Ne yani kimse bakmıyor mu bu adama, acaba sigaradan kalan para üstünü bu adama versem Muzaffer abi kızar mı?’’ diye geçirirken, yaşlı adamla yollarımız ayrıldı. Hiç istemesem de gitmek zorunda kaldım. Ah bu zorunluluklar… acaba o adam sonra yemek yiyebilmiş midir?

Bunun bir önemi yoktu, uyuşturucuya harcanan para, pahalı saatlere giden paralar bu yaşlı adamın hikâyesinden ve karnının tokluğundan daha önemliydi. Pahalı kol düğmeleri, her şey pahalı. Her şey pahasına göre değer görüyor, işte o adam paha etmiyordu kimsenin gözünde. Bu gün diğerlerine göre daha az paha ettiğim içindi bütün gözlerin beni yadırgarcasına bakması.

İnsanlar suçlular… Sadece kendilerini düşünüp, kendi çıkarlarından çıkarılmış dünyaları var, bunları düşündükçe kendimi insanlardan soyutlamak geliyor içimden. Dünya da yalnızca kendimin olduğunu hayal edip mutlu olmaya çalıştığım zamanlar oluyor. Bu, insanları sevmediğimden değil, kendimi sevdiğimden de değil, sadece bu kaostan sıkıldım. Birbirini öldüren insanların olmasından, başka kimsenin kimseyi düşünmemesinden…

Toplantı salonundan ayrılmam gerekiyordu ki, sıkıcı toplantı saat 13:30’a kadar sürmüştü. Yazılımın genel eğitimini vermek için şirkete dönmem gerekiyordu. Patronum beni yolcu etmek için peşim sıra geldikten sonra en az benim kadar acemiydi tokalaşırken. Bana, metrobüs ile ya da taksiyle gitmemi söyledi saat 14:00’te başlayacak olan eğitime yetişebilmem için. Binadan ayrıldıktan sonra önce sağa, sonra sola baktım ve sağa doğru yürümeye başladım. Birkaç taksiye el uzattım ama dolulardı. Sonra bir tane boş taksi buldum.

Taksinin ön koltuğunda, bilgisayar çantam kucağımda gideceğim yeri ve acil gitmem gerektiğini söyledim. 17 dakikam vardı sadece ve taksi şoförü argo bir dille ‘’Hallederiz…’’ dedi, ve dediği gibi de oldu. Saat tam 14:00’te şirketin önündeydim.

Sonunda şirkete ulaşmıştım, apar-topar eğitime salonuna girdim… insanlara hoş geldiniz dedikten sonra yerime geçip oturdum ve anlatmaya başladım. Yazılımı en ince detayına kadar anlatmaya çalışıyordum, bunun için hızlı konuşmam gerekiyordu, çenemi hareket ettirdikçe midem yemek yediğimi sanıyordu sanırım… açlık gittikçe kendini daha çok hissettiriyordu. Eğitim için verdiğim mola da birkaç tane kurabiye yedim… Sonra eğitimi tamamladım, daha sonra başka bir eğitime katıldım ve günü kapattım. Dolmuşla eve dönmek için tekrar yürümeye başladım, ayakkabım ayağımı vurmuştu, acıkmıştım ve başım ağrıyordu. Dolmuşa binip kendime bir yer kaptıktan sonra ayakkabılarımı çıkarıp topuklarına bastım… birkaç dakika sonra uyuya kalmışım, evimin yakınlarında uyanıp, kendime geldim. Yürümek istedi canım ve eve yürüyerek geldim. Kapımı açtıktan sonra derince bir nefes çektim içime ve anahtarımı anahtarlığa astım.

Hayatı sorguladığım ve sıcaklığından bunaldığım bir gün daha eksilmişti hayatımdan, bense kendim için hiçbir şey yapmamıştım. Ölüme bir gün daha yaklaşmıştım. Bu gün ölmemiştim ama bir gün ölecektim… sürpriz yumurta gibiydi ömrümün günleri. Elbette birisinde ölümle karşılaşacaktım. Tüylerim ürperdi şimdi. Halime şükredip, hiç ölmeyecekmiş gibi yarın uyanmak üzere yatağıma uzanmaya gideceğim birazdan. Ne zaman öleceğimden habersiz. Ölen diğer bütün insanlar gibi, işte o zaman pahalı kravatlar, kol saatleri, elektronik cihazlar. Hiç biri benimle birlikte gelmeyecekler. Ne kadar boş bir telaşaydı hayat. Korkutucu güzellik. Neşeli dakikalar. Kötü geçen anlar. Hepsi sadece bir güne bakıyordu. Zaman, bizi ölüme götürdüğü gibi, ölümü yaşarken unutturduğu gibi, yaşam bittikten sonra da unutturacak geri de kalanlarıma.

 

Hayalvâri

Serin hava, ılık esen rüzgar, bir kulübenin önünde… ayaklarımı uzatmış, önümde çarşaf gibi olan dümdüz denizi, yemyeşil ağaçları, kuş seslerini düşündüm. Gerçekten oradaymış gibi hissettim… nedendi acaba insanların bu denli doğaya düşkün olması ve düşman olması. Kime sorsam yukarıdaki satırlarda yazanlara benzer bir hayali vardır mutlaka… ama neden ağaçlara ve doğaya önem vermiyorlardı. Neden birleşip, doğayı kirletenlere ve haksızlık edenlere karşı durmuyorlardı? Bu gereksiz düzene hizmet etmeleri mi gerekiyordu? Anlamıyorum, bunu öyle derin düşünüyorum ki, beynimin sızısından varlığını hissedebiliyorum.

Yok olmaya yüz tutmuş bu acı evren. Gözbebeklerimi yerinden çıkaracakmış gibi kirli hava, tenimi yoran bu kirli toprak… ve metropol bölgelerde üzerine taşlardan örtü çekilmiş beton yüzey. Ağaçlardan ve kuşlardan eser yok. Yıldızları görmemi engelleyen sokak lambaları. Sabaha kadar yanıyor bu sokak lambaları, faturası ise yine bana ve benim gibi insanlara kesiliyor, adına vergi deniyor. Oysa Yaratıcı, hayatı devam ettirecek güneş için sadece ‘’Şükretme’’ istiyordu. Dudaklarını bile kıpırdatmana gerek yoktu, kalbinden geçirmen yeterliydi. Ne oluyordu bu insanlara, neden kendilerine zulmediyorlardı. Niçin kendi hayatlarını hiçe saydıkları gibi diğer insanların da hayatlarını görmezden geliyorlardı. ‘’Gerçi, kendi hayatı kendisi için anlam ifade etmeyen birine, başkalarının hayatını ve özgürlüğünü nasıl anlatabilirdin ki?’’ Bu, imkânsızdı.

İnsanlardan sıkıldığım kadar başka hiçbir şeyden sıkılmadım… mesela gördüğüm zaman tüylerimi diken-diken yapan hiçbir hayvan yok ama çok fazla insan tanıyorum bu şekilde hissettiren. Hiçbir balık canımı sıkmıyor mesela ama çok fazla canımı sıkan insan var. Böyle mi olmalıydı peki? Yaratılışımızın gereği bu muydu? Sürekli bir şeylere zarar vermek… kendimizden başkasını tam olarak düşünmemek. Gözlerimizi kapatıp, görmezden gelmek.

Sorgulamak bazen iyi olmayabiliyor, bunun gibi içinden çıkılamaz düşüncelere ve düzeltilemez olaylara götürebiliyor.

Henüz 9 yaşındayken, anneannemlerin evinin önünde oyun oynarken bir karınca yuvası keşfettim, önce bir çomak sokup, büyüklüğüme imrendim… bana zarar veremezlerdi, çünkü ben onlardan güçlüydüm. Sonra elime bir taş alıp, teker-teker öldürmeye başladım. Elimde ki taşla nişan alıp, öyle hızlı darbeler indiriyordum, parçaları dahi görünmüyordu karıncaların. Birden, ışığımı bir gölge kesti ve durdu. Kafamı arkama doğru eğildiğim yerden çevirdim. Bembeyaz yüzü ve sakalları olan yaşlı bir adam dikilmiş bana bakıyordu. Taş olan elimin kolundan tutup beni ayağı kaldırdı. Kendisi de çömelip yüzüme, gözlerimin içine baktı. Ve bana hayatımın ilk dersini verdi, okullarda olmayan derslerden.

Filvâki

-Niçin bu karıncaları öldürüyorsun?

-Ne olacak ki? Onlardan çok var, yuvalarına bir tahta soktum, hepsi çıktı. Çok var onlardan.

-Peki, o karıncalar senin boyunda olsalardı, sen onların boyunda olsaydın da, onlar senin evine öyle tahta sokup, seni ve aileni rahatsız etseydi, sonra da taşla kafana vurup seni öldürselerdi ne olurdu?

-Olamaz ki, onlar benim kadar büyük olamazlar.

Yaşlı adam ayağa kalıp, gölgesine maruz bıraktı küçük beni.

-Bak, şimdi de ben senden büyüğüm, sen küçüksün… aynı şeyi sana yapmam mı gerekiyor?

-Hayır.

-At elinden o taşı… dedi… hemen attım karınca yuvasının aksine.

-Aferin… dedi, eli saçlarımın arasında dolaşıyordu. Ve sonra devam etti,

-Sen bu gün, karınca yarattın mı hiç? Yani onlardan birisini öldürdüğün gibi hayat verdin mi?

-Hayır… dedim başımı öne eğerek…

-Ya, o karıncalara hayat vermediğin gibi, hayatlarını almakta senin görevin değil o zaman…

-Ama ben… dedim ve sustum.

Yaşlı adam tekrar çömeldi ve yüzüme bir süre sessizce baktı.

-O karıncalar seni öldürmüyorlar, senden bir şeyde istemiyorlar, o yüzden onları öldürme. Sadece karıncaları değil, kimseyi, hiçbir şeyi öldürme. Çünkü sen kimseye hayat veremezsin.

-Tamam… diyebildim sadece, küçük ve bilgisiz aklıma kazınıyordu tüm söyledikleri, haklıydı, kimseyi yaratamazdım ben, o yüzden yaratılanı da öldürmemem gerekiyordu. Ve öyle yaptım, o günden sonra hiçbir hayvanı öldürmedim. Yaşlı adam yanaklarımdan öperek, gülümseyerek baktı yüzüme. Sonra tekrar başımı okşayarak gitti. Bir daha karşılaşmadım o adamla.

Eve gidip anneme olan biteni bütün heyecanımla anlattım. Annem de, ‘’Aferin sana, işte o amcanın sözünü dinle ve kimseyi, hiçbir şeyi öldürme sakın.’’ Dedi.

İnsanları öldüren insanların karşılarına böyle bir amca çıkmamış mıydı? Kimse onlara, öldürdükleri insanlara can veremeyeceklerini söylememiş miydi? Söylememiş olmalıydı, yoksa kimse kimseyi öldürmezdi.