-Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;

-Çünkü bilmiyorsun.

Çalıştığım firma vesilesiyle tanıştığım biri ile ayak üstü sohbet ettik. Tanrı’ya dair fikirlerini, dinler arası çatışmaların önüne nasıl geçtiğini ve birkaç beceresini daha anlattıktan sonra dedik ki ‘’Bir yerde buluşup, daha detaylı konuşalım, işler hakkında da konuşuruz.’’

22 Mart 2017 tarihinde iş yerinden ayrılıp, buluşmak üzere metrobüse binip Halıcıoğlu durağında indim. Arkadaşla buluştuk, önce bana bir yemek ısmarladı… ardından sahil kenarında bir kafede oturup, önce havadan sudan konuştuk, sonra işten güçten konuştuk…

Tanrı’yla ilgili fikirlerini anlattı ve şöyle dedi;

Ben tanrıya inanıyorum ama benim tanrım senin tanrın kadar aciz olamaz.

Yani demek istediği: ‘’Şu dünyadaki adaletsizlik, bunca yaşanan haksızlıklar ve diğer binlerce kötü olaydan sorumlu olan senin tanrın, benim gözümde tanrı bunların hiçbirine izin vermezdi.’’

Ben ona argümanlarımdan bahsettim, o da bana kendi argümanlarından bahsetti.

Sorduğu soruların hepsini biliyordum… daha önceden kendime sormuştum çünkü. Hem de 17-18-19 yaşlarımın içinde çok yoğun bir şekilde.

Neden sonra sıkıldığını fark ettim ve bir arkadaşı ile beraber yazdığı bir blog yazısından bahsetti. Makaleye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Uzay Kalemder – Tanrıya Neden İnanamıyorum

Uzay beyi şahsen tanımam… sadece okuduğum bu makalesinden kendisini tanıyabiliyorum. O nedenle yazımın devamında Uzay beyin yazısından alıntılar yapağım.

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;  Bölüm – 1 – Sorgulama – Karar Verme

En zor olan da budur. İnanmak istediğiniz şey Tanrı olsun ya da olmasın, eğer inanmak istemiyorsanız inanmazsınız. Öncelikle ensenizde oturan ikincil benliği oradan kaldırın ve iç sesinizi kısıp, mantığınızın sesini açın…

Uzay bey, küçükken Kuran Kursuna gönderilmiş ve Allah’a inandığını, sevdiklerini koruması için Allah’a dua ettiğinden bahsediyor. Her Müslüman ailenden doğan çocuk gibi. Sonra bilime merak sarmış…

Aslında durum şundan kaynaklanıyor; Eğer bir şeye inanıyorsanız, ve o şeyin ardında bilmediğiniz yönleri varsa ve siz bunu idrak edemiyorsanız, o şeyden soğursunuz. İlk okulda ki öğretmenlerinizi çok sevmeniz ama size kızdıktan sonra nefret etmenizle aynı şeydir.

Yazının girişinde yaptığı sorgulamanın ve verdiği kararların tarafsız olmasından bahsederken, ‘’Mitolojik, Sıradan’’ gibi yaftalamalarla aslında kendi tarafını belli etmiş oluyor.

Tanrıya Neden inanmıyorum değil neden inanamıyorum.

Öncelikle genelde Müslümanların yaptığı ancak içeriğini bilmediği ‘’İnanmak’’ konusuna gelelim. Her Müslüman, her İslamiyeti kabul eden kişi ‘’Allah’a İnandığını’’ söyler ve bunu söyledikten sonra onu ‘’Müslüman’’ diye biliriz.

Meselemizin özü aslında bilmek.

Biri size ‘’Allah’a İnanıyor musun?’’ diye sorduğunda ‘’İnanıyorum’’ diyorsunuz ya da ”İnanmıyorum” diyorsunuz… Bu ihtimalli bir cevaptır.

İnanmak kelimesi, zan kapısındandır, yani zannetmek, sanmak, inanmak, bunların hepsi bir bakıma aynı kapıya çıkar. İşin aslını bilmeseniz de onun olduğuna, doğruluğuna, ya da kendinizi, zannettiğiniz, sandığınız ve inandığınız şeye daha yakın hissetmekten kaynaklanıyor.

O yüzden inanmak, ‘’Allah’ı göremiyorum ama varlığına inanıyorum.’’ Demekle aynıdır. Oysa ben ‘’Allah’ı biliyorum… yaratmasıyla, gözetmesiyle, hayatımla, nefesimle ve bir çok delille biliyorum.’’ Ve bunların tümü dahilinde tüm kalbimle de inanıyorum.

Meselemizin özü aslında bilmek dedik ve bilmekle, inanmak arasındaki farkı belirttikten sonra Uzay beyin maalesef bilmediğini, bilmediği için anlattıklarının zannettikleri olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. ‘’Sıradan, mitolojik’’ olarak bulduğu Kuran-ı Kerim’in içerisinde şöyle bir ayet bulunur;

Zariyat Suresi – 46’ıncı Ayet; Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp(bilip) yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.

Bu ayette yer alan, ”bilmek”ten kasıt, Allah’ın bizzat kendisidir. Allah’ı bilmeden ibadet etseniz de etmesenizde birdir. Zira İslamiyet dışı dinlerde bunu çok rahat bir biçimde görüyoruz zaten.

Uzay beyin anlayamadığı ve içinden çıkamadığı inanmak hususunda, mitolojik ve sıradan gelen olaylar yine Kuran’da İbrahim Kıssasında bizlere nasihat olarak verilmiştir.

06 – Enam Suresi 74-83 ayetleri arasında Hz. İbrahim’in Tanrı’yı Allah’ı nasıl bulduğu anlatılır. Kısaca bahsedelim;

Hz. İbrahim, taştan putlara tapanlara bakıyor ve kendi elleriyle yonttukları, şekil ve isim verdikleri nesnelerin önüne adaklar koymalarına şaşırıyordu. Etrafındaki kişilere, ‘’Siz nasıl olur da kendi yaptığınız taştan nesnelere Allah dersiniz, onlar size sizin başınız derde girdiğinde bir yarar sağlıyor mu? Ya da siz onlara zarar verdiğinizde kendilerini koruyabiliyorlar mı?’’ diye sorunca, etrafındakiler bir anlığına içlerine dönüp, Hz.İbahim’in haklı olduğunu ve kendilerinin ahmak olduklarının farkına varıyorlar ancak daha sonra eski görüşlerine geri dönerek Hz.İbrahim’e ‘’Senin tanrın nedir o halde?’’ diye soruyorlar. İbrahim gökyüzüne bakıyor ve, ‘’Benim rabbim olsa olsa bu Ay’dır, o gökyüzünde ve parlıyor.’’ diyor, sabah olunca Hz.İbrahim’in yanına gelip, ‘’Ey İbrahim, senin rabbin gitmiş, ama bizimkiler burada, baksana senin rabbin seni terk etmiş.’’ diyorlar, Hz.İbrahim ‘’Haklısınız, ben öyle batıp kaçan şeyleri Tanrı diye sevmem, benim Rabbim olsa olsa bu güneştir, hem o daha büyük.’’ diyor ve akşam olunca Hz.İbrahim’in yanına gelip, ‘’Ey İbrahim senin tanrın yine seni yalnız bıraktı, baksana güneş de battı gitti.’’ diyorlar, Hz. İbrahim ‘’Evet, demiştim, ben batıp kaçan şeyleri sevmem, benim rabbim olsa olsa bunları yaratandır.’’ diyor ve ‘’Ey İbrahim, sen delisin, bir daha bizim tanrılarımızı diline dolama, yoksa seni buradan süreriz.’’ diye tehdit ediyorlar ve yanından gidiyorlar, Hz.İbrahim onlar giderken içinden ‘’Mutlaka sizin putlarınızın başına bir çorap öreceğim.’’ diye geçiriyor.

Günümüzde nevruz bayramı olarak da bilinen ateşe tapanların bayramı olduğunda insanlar bu bayram yerine gidiyorlar ve Hz.İbrahim geride kalıp, putların en büyük olanları dışında hepsini kırıyor ve orak/baltasını kırmadığı putun yanına koyarak insanların fark etmesini bekliyor. İnsanlar fark edince, Hz.İbrahim’in az önce belirttiğimiz sorgulamayı yapmasından dolayı onu şüpheli bularak ifadesini almak üzere putların yanına getiriyorlar. ‘’İbrahim, sen mi tanrılarımıza bunu reva gördün?’’ diye soruyorlar, Hz.İbrahim ise ‘’Belki de şu büyük olanı yapmıştır, baksanıza ona bir şey olmamış, balta da yanında, sorun ona, eğer sizinle konuşursa öğrenebilirsiniz.’’ diyor ve sonunda Hz.İbrahim’in putları kırmış olduğundan emin olduktan sonra meşhur olan ateşe atılma ve yanmama hadisesi meydana geliyor.

Hz. İbrahim kendi sorgulamasıyla Allah’ı buluyor ve Allah onu seçerek peygamberlik makamına getiriyor.

Bu öğretiden alacağımız derslerden biri şüphesiz ki sorgulamaktır. Şu anda, Sünnilik, Hanifilik, Şafilik, Hristiyanlık ve diğer bilinenler, Kuran dışında ki Allah’a dayalı her şey, insanların ebeveynlerinden öğrenmiş olduğu şeyler. Sorgulamıyorlar, direk kabul ediyorlar… Oysa öyle şıpsevdi gibi inandıkları Allah’ın aslında anlatılanlarda ki gibi olmadığını öğrenince de bunlar ‘Mitolojik ve Sıradan’ geliyor.

Uzay bey sorgulamayı yapmış, kendisine sorular sormuş ancak cevapları bulamamış, hatta makalesi de baştan aşağı cevap/anlatım değil, soru, kendisine sorduklarını derleyip bir yazı haline getirmiş.

Yukarıdaki girişin hemen ardından makaleyi okurken sizi şöyle bir cümle karşılar.

‘’Ateist düşünce, bir anda sahip olabileceğiniz bir fikir değil, okudukça, araştırdıkça, düşündükçe ulaşmak zorunda kaldığınız bir sonuç.’’

Yanıt olarak;

‘’Ateist düşünce, düşündükçe ZORUNDA kaldığımız bir SONUÇ değildir. Eğilimdir…’’

Ateistler, Allah’ın olmadığını kabul ederler, evrimin ve bilimin ve rastgeleliğin hayatı var etmesine ve ölümden sonra herhangi bir yaşamın olmayacağına inanırlar. Yani onlar için Allah ya da herhangi bir Yaratıcı yoktur. Hatta kendilerine ateist diyenler ama herhangi bir dine inanmayan ama bir Yaratıcının varlığına inananlar da vardır, onlar aslında Agnostiklerdir, ama kendilerine ateist demelerinden hoşlanırlar ya da ikisi arasında ki ayrımı bilmezler.

Haliyle burada, olmayan bir şeyin ispatı söz konusu oluyor. Eğer bir şey yoksa, ispatı da yoktur. Evet, yokluk bir ispattır ancak yokluğunu ispatlamaya çalıştığımız şey madde değildir. Allah’ın kendisinden bahsediyoruz… Allah’ın olmadığını ispat etmeye çalışıyoruz.

Önünüzde bir masa olsa, ve o masanın üzerinde bardak olmasa, bardak olmadığı için bardağın yokluğunu ispat edebiliriz. Bardak bir nesnedir ve üzerinde tartışılabilir bir konudur. Bu ‘’Ruh’’ gibidir, göremeyiz, tadamayız ancak inanırız ya da hissederiz. Uzay bey yazının devamında değineceğinden bahsetmişti, zamanı gelince Ruh konusunu da açıklığa kavuşturacağım.

Nitekim, hayatın rastgele oluşmasını da ispat edemiyorlar ama ona sımsıkı sarılıp inanıyorlar… Allah’ı göremiyorlarsa, BigBang’i de göremediler… ona nasıl inanıyorlar?

Bana ‘’Allah’ın var olduğunu nereden biliyorsun’’ diye soruyorlar.
Diyorum ki, ‘’Kuran-ı Kerim’’ var, ‘’Onu Allah’ın gönderdiğini nereden biliyorsun?’’

Haliyle sohbet sabahlara kadar sürüyor.

Onlara göre doğru; onların inandıkları şey matematik… yaptıkları hesaplama. E öyleyse madem, nereden bileceğiz doğru olduğunu? Yanlış hesaplandıysa? Ayrıca matematik, yani rakamlar tüm evrende geçerli olan bir sistem. Matematiği kim icat etti?

Yani kendi inanmadıklarını ispat edemedikleri gibi, inandıkları şeyleri de ispat edemiyorlar.

(Bu arada, bigbang ve benzeri bilimsel varsayımları yalanlamıyorum, sadece örnek veriyorum.)

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;  Bölüm – 2 – Kuran-ı Kerim Sıradan mı?

4 büyük kutsal metin şu an yeryüzünde. Zebur, Tevrat, İncil ve Kuran-ı Kerim. Uzay bey bu metinleri okudu mu bilmiyorum ancak eğer okuduysa ya da sizlerde okursanız aynı şahsın kaleminden olduğunu kolayca anlayabilirsiniz. 4 kitaptan sadece Zebur, Tanrıya yakarışlarla doludur. Diğer 3 kitap emir, yasak, olması gerekenler ve insanların Allah’ı bilmeleri için donatılmış ayetlerle doludur.

Tevrat ve İncil kitapları, Eski Ahit ve Yeni Ahit olmak üzere iki kısımdan oluşur ve tümüne ”Kutsal Kitap” denir, yani Yahudiler de Hristiyanlar da büyük ölçü de iki kitabı da kabul ederler. Kabul etmedikleri ”Kuran-ı Kerim”dir ve zaten ”Müslüman” başlığının altında insanların fırkalara ayrılması da bundan kaynaklanır.

Kuran-ı Kerim’i sıradan biri yazacak olsaydı şüphesiz ki içerisinde bir çok çelişki olurdu, bir çok hata ve tutarsız bilgi olurdu. İncil ve Tevrat gibi o da değişime uğrar ve insanlar içerisindeki bilgileri çok rahatlıkla değiştirebilirdi.

Kuran-ı Kerim’i diğer dini metinlerden ayıran en büyük özelliği de yukarıda bahsettiklerimizin olmaması, bilime merak sardırması, insanları sorgulamaya ve araştırmaya yönlendirmesidir.

Yunus Suresi 101’inci Ayet

De ki: “Göklerde ve yerde neler ve neler var, bir baksanıza!” Fakat bunca işaretler ve uyarılar iman etmeyecek kimselere ne fayda verir ki?

Eğer bir konu hakkında ön yargınız varsa Yunus Suresi’nin 101’inci Ayetini görmezden gelirsiniz. Öyle ki, o devirde dünyanın düz olduğu, öküzün boynuzunda olduğu gibi teoriler bulunuyor. Hz.Muhammed Kitabı kendi yazmış olsaydı, bu gibi teorilere zıt değil, yandaş tabirler kullanırdı. Burada büyük bir kitleyi karşısına almaktan çekinmiyor, aksine inanmayan ve Allah’ın varlığını inkar edenlere inat derecesinde kışkırtıcı şeyler anlatılıyor.

Hz. Muhammed’in Kur’an-ı yazdığına dair birçok teoriyi İnternet üzerinden edinebilirsiniz. Ben sadece bir tane örnek vereceğim;

Kuran-ı Kerim’i Hz. Muhammed yazmış olsaydı, o dönemdeki toplumun ileri gelenlerine karşı değil yandaş olarak davranır ve ayetleri de o şekilde yazardı. Kumarı yasaklamak yerine meşru hale getirirdi, zira Kur’an-ı kendi yazmış olsaydı eğer ne için yazacaktı, yine kendine menfaat sağlamak için, haliyle fakir fukarayı değil, toplumun ileri gelenlerini önce kendi tarafına almak isterdi. Mantık bize bunu söyler.

Kuran-ı Kerim sıradan olsaydı, güneşin ve ayın bir yörünge de sürüklendiğinden, güneşin bir gün beyaz cüce olacağından, arıların izlediği yoldan, biyolojiden bahsetmezdi, bahsedemezdi.

Uzay bey bu bilgileri o devirde temin edebilecek kaynakların olduğundan bahsetmiş… diyelim ki temin edilebilir, Hz. Muhammed hangi alanda bu bilgileri temin edecekti? Astroloji, Biyoloji, Psikoloji, Nebat bilimleri vs. hepsini aynı kişinin bilmesi imkansız…

Eğer birden fazla kişinin yardımıyla yazıldı diyorsanız, o zaman içinde çelişkiler olması gerekirdi.

Şu anda Kur’an-ı Kerim’e yapılan ”Çelişkili, hatalı” yaftalamalarının hepsi Arapça dilinden, ya da insanların kendi bilgisizliğinden henüz ortaya çıkmamış olan, ya da insanların anlamamasından kaynaklanıyor.

İşte tam burada Uzay bey der ki;

Anlaşılmayan bir kitap gönderildi, insanlar okuduktan sonra hemen anlayamıyorlar ya da insanlar bu ayetler üzerinden birden fazla hiç alakası olmayan konular hakkında yorum yapabiliyorlar.

Birincisi, anlamıyorsak, inkar etmek doğru değildir. Bunu çok iyi anlamak lazım, eğer bir şeyin içeriğini tam anlamıyla bilmiyorsak, inkar edemeyiz, kaldı ki anladığım kadarıyla Uzay bey bir İlahiyaçı Doçent Doktor değil. Öyle bile olsa yine de inkar etmemek, daha çok araştırmak ve anlamak gerekir. Anlamadığımız şeyleri inkar etmek çok kolaydır, bunu kendi tecrübelerimden de gayet iyi biliyorum.

İkincisi, sırf insanlar anlamıyor diye herhangi bir şey sıradan olamaz. Elbette bazı kimseler anlamadığı için değersiz görebilir. Bu sadece Kur’an-ı Kerim için değil, yaşadığımız şu dünya içerisindeki bir sürü bilinmez içinde geçerlidir.

Kur’an-ı Kerim’in sıradan olmaması için bir çok neden var. Bu nedenleri henüz göremedik, yazımızın devamında ara ara değineceğiz bu konuya.

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;  Bölüm – 3 – Dinlerin indiriliş gayeleri, paygamber seçimi.

Bu bölüm altında aslında bilgisizlik tam olarak suratımıza bir tokat gibi yapışıyor. Burada maddeler halinde gideceğim.

-Uzay bey der ki; Tanrı’nın milyonlarca insan içinden rastgele birini seçerek, tüm insanlığın kaderini, seçilen bu kişinin ikna yeteneğine bağlama senaryosunu inandırıcı bulmuyorum.

Eğer seçilen kişi bir insan değil, melek olsaydı, senaryo daha farklı olsaydı, eminim ki ona da bir kulp bulacaktık insanlar olarak. Kaldı ki ”Rastgele” seçim durumu sandığınızın aksinde bir durum. Yazıyı sabırla yazdığım için umarım sabırla okuyorsunuzdur.

Hz. İbrahim’in ile Sara Valide’nin çocuğu olmadığı için Sare Valide cariyesi Hacer’i Hz. İbrahim’e çocuk yapması için hediye etti. Ondan İsmail isimli çocuğu doğdu. Sonra Sare Valide İshak’ı doğurdu.

Sare Valide bunu kıskançlık ederek Hacer’e eziyet ediyordu, Allah vahyederek, Hz. İsmail Peygamberimizin ve Hacer validemizi Mekke’ye şu an Kabe’nin olduğu yere götürmesini emretti.

Yıllar sonra Hz. İsmail’in soyundan Hz. Muhammed dünyaya geldi.

Yani Uzay beyin dediği gibi rast gele değil, rast gele bile olsa mühim değildi, insan ırkından bir uyarıcı gelmesi ve bunda herhangi bir menfaati olmaması ve toplumu toparlayıp düzeltmesi benim yine de hoşuma giderdi.

İkna Yeteneği; Elbette Uzay bey güzel bir kalemdar, kelimeleri süsleyip sunuyor ki, Hz. Muhammed’in az önce bahsettiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim’i yazdığına atıfta bulunuyor üstü kapalı. E ben de dedim ki, eğer ikna yeteneğine bağlı olsaydı, o kadar zahmete girmezdi, müşriklerin, kafirlerin istediği ayetleri indirir ve servis ederdi.

Kaldı ki Amcaları Mekke’nin en önde gelen isimleriydi. Hatta en büyük düşmanı Amcası Ebu Leheb’ti. Demek ki Hz. Muhammed’in ikna yeteneği pek iyi değilmiş, Uhud Savaşı, Hendek Savaşı, Bedir Savaşı gibi savaşlar yaşandı… Siyer kitaplarında bunları görebiliriz, Kur’an’a inanmasanız da siyer kitaplarına inanırsınız.

-Uzay bey der ki; Peygamber ve (gerçek olduğunu iddia ettiği) tanrısı arasındaki bu ittifaka, başka hiç bir üçüncü şahısın şahit olmaması, inandırıcılık dozajını daha da düşürüyor. İnananlar bu noktada peygamberlerin gösterdiği mucizelerden bahsedecekler. Eğer bir kaynak olarak alacaklarsa, Kuran’da hiç mucize gönderilmediği de açıkça yazıyor. (Bknz: İsra 59) Anlaşılan o ki, Muhammed bir mucize sergileyememiş ve tanrının bu duruma dair bir açıklama sunduğunu iddia etmiş. (Mucize konusuna yazı içinde tekrar değineceğim.)

Peygamber ve Allah’ın arasında başka kimsenin olmaması inandırıcılık payının düştüğünden, olmadığından bahsedilmiş, oysa arada Cebrail isimli bir melek var. Tek Tanrılı dinlerin kutsal metinlerinin içinde mutlaka Cebrail’den bahsedilir. Yani Tevrat da, İncil’de de Cebrail’den bahsedilir.

Açıkçası sevdiğim mantıklardan biri de budur. İnanmamak adına her türlü yola başvurmak mantığı. Şimdi diyelim ki Hz. Muhammed ile Allah’ın konuşmasına birisi şahit oldu, hadi Cebrail de geldi ve o da dahil oldu, 4 kişi şahit, e demezler mi 5’inci nerede? 5’inci gelince demezler mi 6’ıncı da nerede kaldı? 6’ıncı da geldi diyelim 7’incisi nerede? Haliyle bu sonsuza kadar devam eder ve kimse nefsaniyetinden ve imtihandan bihaber olamaz. İmtihan konusu ateistlerin en çok inkâr ettiği konulardandır… o yüzden bu yarayı deşeleyip, yazıyı amacından saptırmayacağım.

Hz. Muhammed insandı ve öldü, o öldüğü için Allah ile olan bağlantımız sadece Kur’an kaldı, e yine demezler mi şimdi kim vahiy alacak? Ona da tanıklık etmelerini isteyeceksiniz vesaire.

Kur’an-ı Kerimde Mucize yok; Buna aşağıdaki ayeti örnek gösterelim.

Zariyat Suresi 20-22 Ayetleri; Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vâd olunan cennet vardır.

Mucize arıyorsan kendine bakacasın, eline, ayağına, gözlerine, aynada kendine bak, yaratılışına, saçlarına ve burnuna bak mesela, hepsi nasıl da olması gerektiği yerde?

Ama illa mucize istiyorsan;

Maide Suresi 112-113 Ayetleri; Bir vakit de havariler: “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi? dediler. O da: “Eğer mümin iseniz Allah’tan korkun da edebi aşmayın” diye cevap verdi. “Biz” dediler, “istiyoruz ki ondan yiyelim, gönlümüz rahatlasın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahitlik edenlerden olalım.”

Araf Suresi 106-108 Ayetleri;“Eğer” dedi Firavun, “Gerçekten getirdiğin bir belge varsa ve sen doğru söyleyen biri isen, onu ortaya koy da görelim.” Bunun üzerine Mûsâ, asasını yere bırakıverdi, bir de ne görsün: o koskoca bir ejderha kesilmiş! Elini sıyırıp çıkardı, bir de ne görsün: Bakan kimseler için parlak mı parlak, ışık saçan bir el haline gelmiş!

İsra Suresi 1’inci Ayet; Bir gece, kendisine bazı delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammedi, Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren O zatın şanı ne yücedir! Bütün eksikliklerden uzaktır O! Gerçekten, her şeyi işiten, her şeyi gören O’dur.

İsra Suresinde bahsedilen Mescid-i Aksa, İsrail’dedir, Mescid-i Haram ise Mekke’dedir. İki mescit arası 1.467 Kilometredir ve arabayla 15 saatten fazla sürer. İsteyenler buraya tıklayarak aradaki mesafenin uzaklığını ölçebilirler. 

Sadece 1 gece de gitmek ve geri gelmek 30 saat yani iki geceden fazla sürer. Bu mucize değil de nedir?

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;  Bölüm – 4 – Allah insanlara muhtaç mı? İnsanları birbirine mi düşüyor?

Tarafsız bir yazı yazacaksanız eğer kelimelerinize çok dikkat etmeniz gerekir. ”Allah Pis İşleri İçin İnsanları Kullanıyor.” kelimesi Uzay beyin dediği gibi gerçekten yazının tarafsız olduğunu kesinlikle kanıtlıyor.

Uzay bey burada der ki; Allah insanları birbirine düşüyor. Tanrı kavramına inanmayan birisi nasıl olur da Allah’ın insanlar üzerindeki etkisinden bahsedebilir? Burası büyük bir muammayı bizlere getirir. Yazı içerisinde oldukça çelişki var, bunları sizde dikkatlice okursanız tespit edebilirsiniz.

Burada sorular şöyle…

  • Allah kendisine inananlarla inanmayanları savaşmaya zorluyor. Ve koca evreni yarattığını iddia ederken insanları sevgi, saygı ve barışın altında toplayamaz mı?
  • Köleliği yasaklayamaz mıydı?
  • Kadınları cariye (Seks Kölesi) olarak kullanmayı yasaklayamaz mıydı?
  • Zengin ve fakir arasında denge kuramaz mıydı?
  • Çocuk istismarını, pedofiyi engelleyemez miydi?

Yine cevapları maddeler halinde belirtelim.

Allah kendisine inananlarla inanmayanları savaşmaya zorluyor. Ve koca evreni yarattığını iddia ederken insanları sevgi, saygı ve barışın altında toplayamaz mı?
  • Allah eğer insanları savaşmaya zorlasaydı, Kuran-ı Kerim’de barıştan hiç söz etmezdi, Uzay bey kesinlikle ve kesinlikle Kuran-ı Kerim’i okumamış ve okuduysa da başka yerinden anlamış. Hiç Allah insanları birbirine düşürmek için uğraşır mı? Akıl var mantık var…Kuran-ı Kerim’de ”Düşmanlarınız size saldırmadıkça siz onlara saldırmayın” şeklinde ayetler var… Allah adına yapılan tüm savaşlar ”Savunma” savaşlarıdır, asla Müslümanlar, özellikle Hz. Muhammed önderliğinde yapılan savaşlar taarruz değildir.Ya kendilerini ya da bulundukları yerleri korumak adına yapılan savaşlardır. Bunun sorulması bile tuhaf, acaba Uzay bey burada bunu yazarken neyi amaçladı? Hemen İlgili Ayetleri belirtelim;

    Bakara Suresi 190’ıncı Ayet; Sizinle savaşanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.

    Bakara Suresi 191’inci Ayet; Onları (size savaş açanları) nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yer(Mekke)den siz de onları çıkarın! Fitne (baskı yapmak), adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm’da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün; kâfirlerin cezâsı böyledir.

    Nisa Suresi 71’inci Ayet; Ey iman edenler! Düşmanlarınıza karşı korunma tedbirinizi alın. Duruma göre küçük kıtalar halinde veya toptan seferber olun.

    Nisa Suresi 101’inci Ayet; Sefer esnasında kâfirlerin size bir fenalık yapmalarından endişe ederseniz namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Gerçekten kâfirler sizin besbelli olan düşmanlarınızdır.

    Tevbe Suresi 13’üncü Ayet; Ahitlerini ve yeminlerini bozup peygamberi vatanından sürmeye teşebbüs eden bir toplulukla savaşmayacak mısınız ki, aslında savaşı size karşı ilk başlatanlar da onlar olmuşlardı. Ne o, yoksa onlardan korkuyor musunuz? Ama eğer mümin iseniz, asıl Allah’tan çekinmeniz gerekir.

    İnternet üzerinde araştırıp, buna delil olarak yüzlerce ayet daha bulabilirsiniz. Savaşı ilk başlatanlar Allah’a karşı olanlardı.

    Sanılanın aksine, o devirde ”Kafir” diye adlandırılan kişiler aslında ”Allah’a inanmayan, Ateist kimseler” değillerdi, Allah’a inanan ancak alt tanrıcık icat edip, ”Benim ”İlahım” bu, Allah ile aramda bir aracı, o beni kıyamet gününde kurtaracak” derlerdi. Elbette eski devirlerde Kıyameti ve Allah’ı inkar edenlerde vardı ancak onların devirleri Hz. Muhammed’in devri ile aynı değildir.

    Ayrıca ”İslam” dini barış demektir. Selam aynı kökten türeyen başka bir kelimedir. Müslümanlar birbirine ”Selamın Aleykum” derken aslında, ”Barış seninle olsun, benden sana zarar gelmez.” derler, ”Aleykum Selam” diyen kişi de, ”Barış seninle olsun, benden de sana zarar gelmez.” der… İslam kelimesinin anlamı zaten barış demektir. Nasıl olur da başlığı ”Barış” manasına gelen bir din savaşmaya teşvik eder insanları?

    Şimdi Barışla ilgili ayetleri belirtelim;

    Bakara Suresi 208’inci Ayet; Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selamete girin de şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin aranızı açan belli bir düşmandır.

    Nisa Suresi 90’ıncı Ayet; Ancak sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar veya ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmak istemediklerinden göğüsleri daralarak size gelenler bundan müstesnadır. Eğer Allah dileseydi, bunları size musallat eder ve bunlar da sizinle savaşırlardı. O halde, onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, o takdirde Allah onlara saldırmak için size yol vermez.

    Enfal Suresi 61’inci Ayet; Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah’a güven. Çünkü Allah semîdir, alîmdir (her şeyi hakkıyla işitir ve bilir).

    Daha bir sürü ayet daha. Kuran-ı Kerim’i okuduğunu iddia eden birisi bu ayetlerin tümünü görmezden gelip, sanki roman yazar gibi makale yazamaz, muhtemelen Uzay bey burada bir yerde yanılıyor. Umarım bu cevaplarım, yeniden sorgulamasına ve bakış açısını değiştirmeye teşvik eder.

Allah köleliği yasaklayamaz mıydı? Kadınları seks kölesi olmaktan soyutlayamaz mıydı?

Köleliğin serbest olduğunu da kim söyledi? Kuran’da çeşitli yerler de, ”Ellerinizin altındaki köleler, cariyeler” derken, hizmetçilerden bahsetmektedir…

Beled Suresi 11-12-13’üncü Ayetleri; Fakat o sarp yokuşu aşmaya çalışmadı. (Böyle yaparak verilen nimetlerin şükrünü eda etmedi.) Sarp yokuş, bilir misin nedir? Sarp yokuş: Bir köleyi, bir esiri hürriyetine kavuşturmaktır!

Kölelik, Seks Köleliği, Savaşmak tabirleriyle ilgili olarak Caner Taslama’ın çok güzel bir konuşması bulunuyor. Bulmakta biraz zorluk çeksem de hemen aşağıdan izleyebilirsiniz. 3 dakika da Uzay beyin tüm tezlerini, teorilerini çökertmesi çok ama çok güzel.

Caner Taslaman Kimdir? (Hiç tanımayanlarınız varsa mutlaka katıldığı programları izlemeniz veya kitaplarını okumanız gerekir.)

Ayrıca, müslüman olan kimselerin köleleri olmaz, çünkü Müslüman olmayıp, daha sonra müslüman olan kimseler kölelerini hemen özgürlüğüne kavuştururlardı. Hatta herhangi bir günah diyeti olarak, başka birinin kölesi özgürlüğüne kavuştururlardı.

Kölelik o dönemlerde evrensel olduğu için ortadan kolayca silinmemiştir, ancak Kur’an kesinlikle ve kesinlikle köleliği, cariyeliği tasvip etmez, onamaz ve tavsiye etmez. Kur’an’ın herhangi bir yerinde ”Köle edininiz.” gibi ayetle karşılaşmazsınız. Aksine, köleleri özgürleştirmek için mücadele etmeniz gerekir.

Zengin ve fakir arasında denge kuramaz mıydı?

Bu yazının belki de en şaşırtıcı, en komik ya da en cahilce olan kısmı bu başlıktır. Uzay bey bu satırı hangi akla hizmet ile yazdı kesinlikle ve kesinlikle anlayamadım.

Fitre, Zekat kavramlarını daha önce duymamış olması gerekiyor bunu iddia ederken. Fakirleri doyurmaktan, Hac İbadetinden haberi yok muhtemelen.

Fakirlerin ne kadar önemsendiği ve Kur’an’ın binlerce ayetinde değinilen konu, zengin olanların fakirlere yardım etmesi… Peygamberimizin hadisleri içerisinde yine binlerce yerde bu konu ele alınmakta ve çeşitli ibretlik hadiseler anlatılmakta.

En güzel örneği ise Ali İmran 185’inci ayetidir.

Ali İmran Suresi 185’inci Ayet; Her canlı ölümü tadacaktır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini ancak kıyamet günü tam bir şekilde alacaksınız. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp cennete yerleştirilirse, işte o muradına ermiştir. Yoksa bu dünya hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir.

Yoksa bu dünya hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir, derken Hz. Allah, zenginlerin daha çok zengin olması, fakirlerin daha da fakir olmasından mı bahsediyor? Yok yok, Uzay bey bizimle eğlenmiş sanırım. Yoksa Kuran-ı okuduğunu ve müslüman bir aile de yetişen kimse bunu bu şekilde bizlere sunamaz.

Çocuk istismarını, pedofiyi engelleyemez miydi?

Hemen hemen herkesin nefret ettiği, tiksindiği bir konudur çocuk istismarı… elbette sapıklar nefret etmezler, bu konuda düzinelerce yazı yazılsa, kim yazarsa yazsın ellerinden öpmek gerekir. Ancak Kur’an’ın böyle bir sapkınlığa izin verdiğini bıyık altı anlatandan başka zalim kimse var mıdır şu yeryüzünde?

Fakirleri doyuran, savaşları bıraktıran ve barıştıran, köleliği, kapitalizmi önleyen Rabb, hiç çocuk istismarından bahsedebilir mi?

Uzay bey bunu neye dayanarak söyledi acaba? Pedofil demiş ve üzeri örtülü geçmiş, Kur’an’dan buna herhangi bir ayet getirmemiş. Eğer İslam toplumlarında bahsedilen olaylar üzerine bunu yazdıysa bununla Allah’ı nasıl denk tutabilir?

İnsanların her yaptığından Allah’ı sorumlu tutmak Allah’a inanmayan birine göre çok sapkın bir inanış biçimidir. Buna da netlik getirmesi gerekiyor.

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;  Bölüm – 5 – Çok fazla tanrı var hangisi gerçek?

Uzay bey beni yine şaşırttı. Kendisini bilgin bir şahsiyet olarak hayal ederken cahil cahil sorularla karşılaştım. Bu makaleyi yazmamdaki asıl amaç, kimsenin buna bir cevap getirmemesi… Allah ve Ateistlik arasında gidip gelen bir kişi bu yazıyı okuyarak Ateistliği seçmesi muhtemel… Ancak bu yazının tarafsızlığına güvenenler, kendini tarafsız olduğu yönünde teskin edenlerin tekrar düşünmeleri gerekir.

Tarih içinde en eski tek tanrılı din ”Zerdüştlük”tür. Zerdüşt’lük kelimesini hemen hemen herkes duymuştur. Bu dinin ana vatanı İran-Pers(Fars) bölgesidir. Mezopotamya boyunca uzanan etkileri vardır. Amerika da bile Zerdüşt’lük dinine ait ibadethaneler vardır.

Zerdüşt’lük dininden neden mi bahsediyorum?

Eğer biraz araştırırsanız, Zerdüştlüğün, bozulan bir İslam dini olduğuna muhtemelen kanaat getirirsiniz. Mesaj aynıdır, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’in temel mesajı aynıdır. Ancak insanlar şeytanın da vesvesesi ile dinlerini bozup, olur olmaz şeyler icat etmişlerdir din adına.

Farslı’lar, yani İran’lılar Allah’a ”Kibriya” der, Türkler ”Göktengri” Araplar ”Allah”, Yahudiler ”Elohim” Hristiyanlar ”Rabb – İsa” derler, o dilde tanrı neyse İslamiyet üzere olan kişiler ya da o dilde inen ayetler Allah’ın dilinden o dilde ki karşılığına göre gelmiştir.

Yani buna bakarak, ”Neden Yunanlar Zeus yerine Allah” demiyorlar denmez. Ancak mitolojiyi günümüz bilgi birikimine göre din olarak değerlendirmek farklı bir bakış açısıdır. Türk Mitolojisinde de Tanrı Karahan’dır ama Türk siyerlerinde ”Göktengri” olarak geçmektedir.

Aslında çok fazla tanrı yok, sadece 1 tane var ve onun adı ”Allah, Kibriya, İlah, Göktengri ve Elohim.”

Her şeyin zamanla değişmesi gibi özellikle kullandığımız lisanlar da değişime uğrarlar. Bundan yola çıkarak değişime uğradığını söylemek oldukça yerinde bir deyimdir.

Bu başlık altında her dini ayrı ayrı incelersek yazının sonu gelmeyeceğinden ortak mesaj olan ayetlerden bahsedelim. Elbette değişime uğramış olan dinlerin ayetlerine ”Kesinlik” atfedilmemeli Kuran-ı Kerim dışında.

Avesta – Zerdüşt’lerin Kutsal Yazıtlarıdır, aşağıda Yaratılış kitabından bir bölüm yer almaktadır. Mesajın günümüz semavi dinlerinin kitaplarında yer alan benzerliğine bakın;

Avesta – Gatha  – Yasna: 30 – Yaratılış
Ve ondan tüm varlıkları yarattı.Varlıkları yaratınca onları gövdesinde taşıdı. Böylece devamlı olarak çoğalıp büyüdü ve her şey giderek güzelleşti. Ve sonra diğerlerini birbiri arkasına gövdesinden yaratmaya başladı.
Ve sonra kafasından göğü
Ve yeri ayaklarından yarattı.
Ve suları gözyaşlarından
Ve bitkileri tüylerinden,
Ve ateşi kendi anlamından yarattı.

Tevrat kitabı, sadece Hz. Musa’ya indirilen kitap değildir, Hz. Musa ve peşinden gönderilen bir çok peygamberin aldığı vahiylerin ortak yazıldığı kitaptır. Hz. Uzeyir Peygamberimizde Tevrat ile hükmetmiştir.

(Tevrat) Kutsal Kitap – Eski Antlaşma – Yaratılış

1 Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
2 Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
3 Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu.
4 Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
5 Işığa “Gündüz”, karanlığa “Gece” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
6 Tanrı, “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın” diye buyurdu.
7 Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.
8 Tanrı kubbeye “Gök” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
9 Tanrı, “Göğün altındaki sular bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün” diye buyurdu ve öyle oldu.
10 Kuru alana “Kara”, toplanan sulara “Deniz” adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.

İncil Kitabı, Vahiy şeklinde değil, daha çok Hz. İsa’nın yanında bulunanlar tarafından yazılmıştır. 4 farklı kişinin yazdığı nüshalar en popüler olanlarıdır. Matta – Markos – Luka – Yuhanna kitaplarıdır. Hepsinin içeriği biribirinden temel hatları dışında farklıdır.

İncil – Yuhanna – Tanrısal Söz (Yaratılış)

Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. 2 Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. 3 Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. 4 Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. 5 Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi.

Kuran-ı Kerim, Allah’ın gönderdiği son kitaptır. Diğer kitapların aksine Kuran-ı Kerim’in dünya üzerinde ki bütün nüshaları aynıdır. Arapça dilinin okunuşunu kolaylaştıran üstün ve ötre dediğimiz ayraçların olmadığı nüshaları da vardır. Ancak kelimeler birebir aynıdır.

Kuran-ı Kerim – Fussilet Suresi 9 – 10 – 11 – 12 Ayetleri

De ki: Siz dünyayı iki günde yaratan Allah’ın tek İlah olduğunu inkâr edip O’na birtakım eşler, ortaklar mı uyduruyorsunuz? Halbuki bütün bunları yapan, Rabbulâlemindir.

O, yerin üstünde yüce dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada ihtiyaç sahipleri için gıdalarını, bitkilerini ve ağaçlarını tam dört günde takdir etti, düzenledi.

Sonra iradesi bir gaz halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yere şöyle buyurdu: “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin!” onlar da: “Gönüllü olarak geldik.” dediler.

Derken, iki gün içinde, gökleri yedi kat olarak şekillendirdi ve her bir göğe kendisine ait işi vahyetti. Biz dünya semasını kandillerle, yıldızlarla süsledik, bozulup yıkılmaktan koruduk. İşte bu, azîz ve alîm (üstün kudret sahibi, her şeyi en mükemmel tarzda bilen Allah)’ın takdiridir.

Evet, çok fazla tanrı var derken aslında Uzay bey bir bakıma haklı. Önüne gelen bir tanrı icat edip, ona tapınmış ve gerçek İlahı-Yaratıcıyı görmezden gelmişlerdir.

Tarih boyunca bakarsanız en ufak kabilelerden bile tanrılar bulabilirsiniz. Bu durumda çok fazla tanrı olması Allah’ın tekliğini ve birliğini etkilemez. İnsanların uydurdukları şeylere de gerçek diyecek halimiz yok. O halde bu konuda da Uzay beyin bilgisizliği ya da yanlış bilgisi insanları saptırmaya yönelik.

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;  Bölüm – 6 – Allah zamana tabii midir? Allah neden bu kadar zaman bekledi?

Uzay beyin zihnindeki Allah modeli ile gerçekte olan Allah’ın birbiriyle örtüşmediği kesin. Kabaca bir hesap yaparak yazısında, 13.8 Milyar yıldır var olan bir kainatta 4.5 Milyar yıldır var olan Dünyanın insan yaşamına dair olan kısmının sadece 50 Bin yıl olduğunu belirtiyor ve Allah’ın bunca zaman insanları neden yaratmadığını ve beklediğini soruyor aslında. Allah’ın zaman israf ettiğinden bahsetmiş.

Uzay bey burada aslında sorular soruyor ama cevapları eksik haliyle.

Bu konuyu aşağıda ele alacağım. Ancak önce şu örneklemeyi yapalım;

Ben bir tane ev yaptırıyorum. Arsayı aldım, gerekli inşaat malzemelerini de aldım ve binanın inşaatı için çalışmalar başladı, bina inşa edildi ancak hemen içine taşınmadım. 10 yıl bekledim, bina da 10 yıl boyunca bekledi, daha sonra içerisine taşındım ve oturmaya başladım.

Şimdi ben 10 yıl israf mı etmiş oldum?

Allah Zamana Bağlı mıdır?

Allah, zaman, mekan ve benzeri şeylerden münezzehtir. Yani onlara denk değildir. Yaratacı, yarattıklarına muhtaç olabilir mi? Bu durumda, Allah’a zaman kavramı yüklenemez.

Eğer Uzay bey zamanı yaratıcıya atfederse böyle içinden çıkamadığı durumlarla karşılaşır haliyle.

Allah Zamanın da yaratıcısıdır. Yani Allah’a göre zaman kavramı yoktur. Dolayısı ile bekleme gibi bir durumu da yoktur.

İzleyeceğiniz bir filmin tüm karelerini önünüze hepsini bir anda görebilecek şekilde resimler halinde dizin. Yani filmin ilk saniyesi resim halinde karşınızda, son saniyesine kadar tüm saniyelerine ait resimler karşınızda. Hepsini bir arada görebiliyorsunuz ve nereye isterseniz oraya bakıyorsunuz. İşte zaman Allah için böyledir, yani başı da sonu da onun için birdir. Hepsini ve her şeyi aynı anda görebilir.

Kaldı ki zaman kavramının Uzay/Zaman kırılmaları gibi farklılık gösteren bir şey olduğunu biliyoruz. Sanıyorum ki Uzay bey de bunu biliyordur. Yani, zamanın göreceli olmasından bahsediyorum, bana göre saat çok hızlı geçerken, kimine göre yavaş geçebilir, elbette dünyadaki zaman herkes için aynıdır ancak kimisi saatin geçmediğinden bahseder, kimisi de çok hızlı geçtiğinden bahseder.

Eğer, zamanı Allah’ın yarattığı bir mahluk olarak görür ve Allah’ı zamanın dışında tutarsanız bunun mantığını hemen kavrayabilirsiniz.

Allah’a göre zaman yoktur, o bir şey yaratmak istediğinde ”OL” der ve o da hemen oluverir. ”OL” dediği durum kendi içerisinde zamana mukayese edilebilir ancak Allah’a zaman olmadığından o hemen olmuştur.

Dediğim gibi, Uzay beyin zihnindeki tanrı modeliyle gerçekteki Allah birbirinden oldukça farklı, bu nedenle böyle içinden çıkılmaz sorular soruyor, öyle ki Kendisini Allah ile bir tutarak, Allah’ı da zamana tabii bir varlık sanıyor.

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;  Bölüm – 7 – Sıradan Arzulara mı sahip?

Tanrı, sıradan insani arzulara sahip

Tüm bu “yaratıcılar”, kendilerini üreten insanların sıradan isteklerine sahip:
• düşman toplumları alt etmek ve onlardan öç almak,
• inananları itaatkar hale getirmek,
• değerli toprakları ele geçirmek,
• bazı ticari malları değerli hale getirmek,
• kadınları erkeklerin hizmetine sunmak, vs.
Gerçek bir yaratıcının egoist, obsesif, seksist tavırlar içinde olmaması beklenmez mi?

Yukarıdaki paragraf Uzay beye ait.

Öncelikle, ”Tanrı/Allah” kavramını ya da herhangi bir yaratıcı kavramını ortadan kaldırırsanız, hükmetmek için herhangi bir veriniz, doneniz olmaz.

Şöyle ki ”Hırsızlık Yapmak” kime ve neye göre kötüdür? Kimse, eğer ben bir hırsızsam, bana hırsızlığın kötülüğünü ispatlayamaz. Hırsız olmam ve insanlardan bir şey almam benim tamamen lehime olan bir durumdur. Eğer Allah kavramı yoksa, insanlar içerisinde kaos çıkar ki, günümüzde bunu görmek çok zor olmasa gerek.

Yukarıdaki paragrafta, ”Ne olursa olsun, eğer hırsızsam, hırsızlık benim için kötü bir şey değildir. Eğer Allah’a inanmıyor ve ona bir yükümlülüğüm yoksa.”

Kısacası, Allah kavramını ortadan kaldırırsanız, ”Ahlak, edep, haksız kazanç, öç almak, namus.” gibi kavramların da içi boşalır.

Öç Almak ve İntikam

  • Şimdi, günümüz Türkiye’sinde güzel güzel oturuyor, yiyor, içiyor, akşamları televizyonları karşısında rahat rahat, herhangi birisinin öldürmesinden endişe etmeden yaşıyoruz. Öyle bir an gelse, (İnşAllah gelmez.) herhangi bir ülke, herhangi bir sebebi olmadan Türkiye’ye saldırsa, işgal etse, insanlar öldüren kişinin kendi haklı sebeplerinden dolayı öldürülse, buna ”Haksızlık, zalimlik, barbarlık” ve ya daha ne kadar kötü nitelendirme varsa rahatça yapabiliriz. Türkiye’yi savunmak için elimizden geleni hatta canımızı bile seve seve veririz. Düşmanlara kaptırmamak için neler neler yaparız, ki tarihte benzer örnekler bir çok toplumlarda var, ki izlediğimiz filmlerin %65’i ”Öç almak, intikam almak” üzerine kuruludur.Her neyse;Ve yıllar geçse, bizden sonra gelen neslimiz, bu toprakları tekrar elde etmek için savaşsa, kendi haklarını geri alsalar, haksızlık yapan topluma ”Zalimlik, barbarlık mı yapmış olurlar?” diye sorulur…Peygamberimiz zamanında, ezilen, eziyet gören, evlerinden ve yurtlarından atılan bir toplum var ve Allah onlara sahip oldukları şeyi geri almaları için yardım ediyor ve taktikler veriyor. ”O halde Allah barbarlık mı yapmış oldu?Zaten benim olan bir şey için hem eziyet göreceğim, hem de rahat rahat yaşamaları için onlara mı bırakacağım? Ki Dünya ve kainatın içinde ki her şey de dahil Allah’ın mülkü, ne isterse o şekilde davranır…

İnsanları İtaatkâr Hale Getirmek

Çok merak ediyorum, Uzay bey neye itaat etmiyor? Yasalara itaat ediyor mu? İşe gidiyor mu? Dolmuşa bindiğinde dolmuşa ve şoföre, taksi ve taksici muamelesi yapıyor mu? Yani toplumda belirlenen kurallara uymuyor mu? Türkiye Anayasasına uymuyor mu mesela?

  • İnsanlar itaatkâr hale gelecek elbette, belirlenen kurallara uymak, Uzay beyin ”İnsanların egosunu gıdıklayan, zedeleyen, ”İtaat Etmeyi” kötü şekilde etiketlemesi ne kadar da Allah’ı küçümseyecek gizli bir nesne…Bu, ”Bana kimse emir veremez, bana kimse bir şey buyuramaz.” dedirtmek için kullanılmış bir cümle, resmen bilinç altı mesajı, bilinçli mi söyleniyor orası muallak ama düşünülmeden yazılmış olması muhtemel. Eğer Allah’ın kendine itaat ettirmesi Allah’a inanılmayacak bir sebepse, Uzay beyin herhangi bir kurala uymaması Afrika kabilelerindeki gibi yaşaması gerekmez mi? Ki o kabilelerde bile eminim belli bir kural vardır.

Değerli Toprakları Ele Geçirmek

  • Bu zaten ”Öç Almak, İntikam” bölümünde değindiğimiz bir konuydu. Değerli topraklardan kasıt, petrolün bol olduğu yerlerse, elbette Amerika, İsrail gibi insanların kanını emen toplumlara üstün gelmesi için ve gaybı da bildiği için önceden insanları bilinçlendirdiği bir politika. Ben de yaratıcı olsaydım, bana inanan insanların daha güzel ve bereketli yerlerde yaşamasını tercih ederdim. Ama Allah’ın mülkü geniştir. İstedikleri yerde yaşayabilir insanlar. Yani tek problem buymuş gibi Uzay beyin bunu belirtmesi çok üzücü.

Bazı Ticari Malları Değerli Hale Getirmek

  • Bunun altına herhangi bir şeyi ekleyemedim, muhtemelen Kabe ve çevresindeki şeylerin, ”Kabe”nin kutsallığından dolayı değer kazanmasından bahsediliyor. Eğer öyle ise, Kuran-ı Kerim’de buna örnek olabilecek herhangi bir şey getiremez, getirmeye çalışacağı örneklerin de mutlaka bir açıklaması vardır. İnsanlar o kadar düşüncesiz ve beynindeki eşsiz işlevden habersizler ki, muhtemelen günümüzdeki bir acayiplikten bahsedilmiş ama veri yetersiz.

Kadınları Erkeklerin Hizmetlerine Sunmak

  • İslamiyet dininde, evlenen erkek ve kadın çocukları olduğunda, doğuran kişi, çocuğa bakmak zorunda bile değil, erkek kişinin çocuğa bakacak başka birini bulma gibi bir durum var. Genel de İmam Nikahı yapılırken bu dile getirilir. Evlendiğin Kadın; senin çamaşırını yıkamak zorunda değil, ütünü yapmak zorunda değil, evini temizlemek zorunda değil, bir çok ama bir çok kadına yüklenen görevlerin Kuran’da herhangi bir karşılığı yoktur. Ama kadın yapısı gereği bunları zaten kendiliğinden yapar. Toplumsal bir görev yüklenmiş gibidir, bunu Allah’a ve Kuran’a atfetmek yersizdir. İslamiyette, kadın ve erkek eşittir, ancak biyolojik, anatomik/fiziksel, psikolojik olarak farklı yaratıldıklarından dolayı iki insana da yüklenen görevler farklıdır. Yani arada sadece görev farkı vardır.Bazı durumlarda erkeklerin üstün olduğu konular varken fiziksel güç gibi, bazı durumlarda da kadınların üstün olduğu konular vardır kadınların önceliği gibi.Yani kısacası Uzay bey kadın ve erkek eşitliğinin İslamiyet dininde olmadığından bahseder. Oysa günümüzde asıl ayrımcılığı ”Modernlik” adı altında yapılan bir çok uygulama da görürüz.Yani denmek istenen şey, ”İslamiyet, yobazlıktır, kadının ezilmesine göz yumar.” Asıl günümüzde bu böyledir ve Kuran Altın sözlerinden yine bize nasihatler verir. Ayetleri vermeden önce şunlara bir bakın.

Madem Kadın Erkek Eşit;

  • Neden kadınlar ve erkekler tuvaletleri ayrı?
  • Neden kadınlar ve erkekler ayrı olimpiyatlarda yarışıyorlar?
  • Neden kadınlar da askerlik yapmıyorlar?
  • Neden boks maçlarında rakiplerden birisi kadın değil?
  • Neden güzellik yarışmalarına erkek kadın birlikte katılmıyor?

Asıl ayrımcılığı günümüzde yapıyorlar ama bunlar normalleştiğinden kimse itiraz etmiyor.

Kuran’da Kadın ve Erkeğin Eşit Olduğunu Belirten Ayetler

Bakara Suresi 222’inci Ayet; Bir de sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: Bu, bir rahatsızlıktır, Onun için, âdet sırasında kadınlardan geri durun ve onlar temizleninceye kadar, kendilerine cinsel yaklaşmada bulunmayın! Temizlendikten sonra, Allah’ın izin verdiği şekilde onlara yaklaşın! Allah tövbe ile kendisine dönenleri sever, temizlenenleri de sever.

Bakara Suresi 231’inci Ayet; Ey kocalar! Eşlerinizi boşar, onlar da iddetlerini bitirirlerse, artık ya onları iyilikle yanınızda tutar, yahut güzellikle salıverirsiniz! Onların hukukuna tecavüz etmek kastıyla zarar vermek için eşlerinizi alıkoymayın! Kim böyle yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın âyetlerini şakaya almayın! Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetleri ve sizi irşad etmek gayesiyle indirmiş olduğu kitap ve hikmeti hatırlayın, dile getirin, Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bildiğini pek iyi bilin!

Egoist, Obsesif, Seksist Tanrı

Bu başlığı da yine maddeler halinde inceleyeceğiz ancak ”Obsesif” neye dayanarak söylenmiş anlamadım doğrusu, alakası nedir acaba?

Allah Egoist mi?

Allah’ın egoist olduğuna dair ateistlerin ve benzer kişilerin savundukları tezler içerisinde, sadece kendisinin üstün olduğu, kendisine inanılması, kendisinden başka İlah olmadığını söylemesi gibi başta gelen başlıklar vardır.

Koskoca kainatı yaratan Allah, içerisinde nokta bile sayılmayacak kadar küçük olan bir dünya yaratmış ve dünyaya da nokta kadar sayılacak seni sonsuz ilimle, donanımla yaratmış ve sana sonsuz yiyecek, içecek, giyecek ve aklınıza gelebilecek her şeyi vermiş… Elin ayağın tutuyor, sapasağlamsın, konuşuyorsun, işitiyorsun, yüzüyorsun, koşuyorsun, yiyorsun, içiyorsun, üstelik sınırsız… İstediğin kadar…. yapabileceğin her şeyi yapman için sana imkan tanımış olan bir Allah mı Egoist? Sana meleklerinden bile üstün olma fırsatı vermiş olan Allah mı egoist?

Tüm bunların karşılığında senden sadece ”Şükretmeni” istiyor, istemekten ziyade, muhtaç olduğundan değil, sana bu nimetleri yaratanın farkında olmanı istiyor.

Uzay bey bir makale yazmış ve bu makale bir çok insan tarafından okunmuş, paylaşılmış, şimdi bu makale hakkında kendisi ”Ben yazdım” demekte haksız mıdır? Öyleyse, bütün bunları yaratan Allah, ”Ben Yarattım.” demekle egoist mi olur?

Ki, zaten iddia edildiği gibi Allah’ın burada yaptığı eylem egoistlik değil, doğruyu söylemektir. Kullarına, ‘‘Ben sizin ilahınızım, tapınacaksanız bana tapının, benden başka İlah yoktur.’‘ derken, doğruyu söylemiyor mu? Ne yani doğruyu söyleyenler egoist mi olmak zorunda?

İnanmak istemeyenlere ”İnanmama Özgürlüğü” vermiş, ”Dinde zorlama yoktur.” ayetini herkes bilir herhalde. İnanmak bile zorunda değilsin…

Sana sonsuz nimetleri veren Allah mı egoist, yoksa O’na egoist diyen sen mi egoistsin?

Daha da ileriye giderek O’nu inkar ederek bir de kibirlenmek cabası. Bunu inanan ya da inanmayan kişilerin mantığına bırakıyorum.

Allah Obsesif mi?

Obsesif, insanlarda görülen nörolojik bir bozukluktur. Takıntı sahiplerine ve kurtulamadıkları bu takıntılarından dolayı bu şekilde isimlendirilirler.

Kısacası Uzay bey burada ”Allah psikolojik olarak takıntılı psikopat manyağın teki.” demek istiyor.

Ne diyelim, umarım bütün bu söylediklerinden pişman olur da vazgeçer bu işlerden. Koskoca Allah’ı nitelendirmek ve yazıya tarafsız olduğunu belirterek başlamak ne derece mantıklı, sağlıklı bir aklın eseri bilemiyorum.

Allah’ın kurallarını uyarması, onların doğru şekilde yaşaması ve sonunda da sonsuz bir mükafata varis kılması mantığını çalıştıracak insanlar için eşsiz bir nimet, farkında olmamak ne kötü bir meziyet.

Allah Seksist mi?

Bu da bir önceki başlık gibi yerinde bir deyiş değil. Aldatmanın büyük günahlardan olduğu bir dini gönderen Allah’a nasıl ”Cinsi Sapık” etiketi vurulur?

Sapıklığı, alenen işlenen cinsel münasebetleri kınayan bir Allah’a nasıl böyle bir yaftalamada bulunabilir aklım almıyor doğrusu.

Dediğim gibi, Uzay bey ya bu dini hiç bilmiyor, ya da insanları yoldan çıkarmak için görevlendirilmiş biri.

Bunu Kuran-ı Kerim’in neresine dayanarak söylemiş o bile belli değilken, buna inanan insanların ve hak veren insanların olduğunu görmek ne kadar da üzücü.

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;  Bölüm -8- Tanrının Tapınılmaya İhtiyacı mı Var?

Tanrının Tapınılmaya İhtiyacı mı Var? Allah’a inanmayan ve ya inanan kişilerin inancını sorgulayan birisi için aslında gereksiz bir başlık. Yaratıcının tapınma ihtiyacı olup olmadığını idrak etmek çok zor olmasa gerek. Uzay bey yine bize burada farklı birkaç başlık verilmiş.

  • Evreni yaratmış bir gücün, değersiz insanlara sonsuz gelecek sunmak için ibadet edilme gibi basit bir ihtiyacı neden olsun?

Evet, bilgisizliğin en saf halini yukarıdaki satırlardan birkaç saniye önce okuduk. Yazının devamında Hz.Adem ve Hz.Havva’dan bahsederek, onların yedikleri bir elma yüzünden bizim neden cezalandırıldığımızın sorgusu da eksik değil.

Ahzab Suresi 72’inci Ayeti; Emanet

Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zalim, çok cahildir.

Yukarıdaki ayetin nüzul sebebini araştırırsanız öğreneceğiniz şeyle Uzay beyin sorduğu sorunun yanıtını edinmiş olursunuz.

Uzay beyinde dediği gibi biz değersiz insanlar için çok ama çok fazla gelecek bir ödül vaad ediliyor. Buradaki ödülü hak etmek içinse Yaratıcının belirlediği kurallara uymak gerekir. Ancak burada bize ”Emanet” olarak verilen şey ”Bilinç”tir. Nedense dünya üzerinde milyonlarca yaşam formu olmasına rağmen sadece İnsanlar bilinçli varlıklardır. Süre gelen zaman boyunca devasa medeniyetler inşa etmiş, ”İnsanın bile aklına gelmeyecek icatlarda bulunmuşlar”dır. İnsanın bile aklına gelmeyecek şeyler. Allah, bizi yaratmadan önce senaryoyu izlettirip, olacakları önceden göstermiştir. Bu size senaryo gibi gelebilir. Ancak ”Ben bu anı daha önceden yaşamıştım.” dediğiniz anlar bunun delillerindendir. Dejavu olarak daha yaygın biçimde bilinir. (En doğrusunu yine Allah bilir.)

Hz.Allah bize, ”Bakın, siz dünyaya gideceksiniz, yapacağınız işler bunlar, eğer iyi şeyler yaparsanız cennete, kötü şeyler yaparsanız cehenneme gidersiniz.” dediğinde, insan hemen onu kabul etti ve cehennemi görmezden geldi. Sonunda dünyaya geldiklerinde ise bunu unuttular.

Casiye Suresi 64’üncü Ayet;

Ve kendilerine şöyle denildi: “Siz Bizi, daha önce nasıl unutup terk ettiyseniz, Biz de bugün sizi unutup kendi halinize bırakacağız! Kalacağınız yer ateştir. Hiçbir yardımcınız da yoktur. Bu böyle olacak, çünkü siz Allah’ın âyetlerini alay konusu yaptınız, dünya hayatı sizi aldattı.” Bugün artık ne oradan çıkarılırlar, ne de özürleri kabul edilip dünyaya gönderilirler.

Hz. Adem ve Hz. Havva’nın Cennetten Çıkarılması

  • Adem ve Havva bir elma yemiş, ceza olarak dünyaya gönderilmişiz. Aslında önceleri cennetteymişiz… Düşünmeyen insanları köleleştirebilmek için ne basit masallar.

Cennet kelimesinin Arapça karşılığı ”Bahçe”dir. Yani yeşillik olan bölgedir. Allah’ın çeşitli nimetlerle donattığı bahçe… Hz. Adem’e ve eşine orada kalıp, dilediğince yeyip, içmesini, yalnızca bir ağaca yaklaşmamasını emrediyor Allah.

Bakara Suresi 35-39’uncu Ayetleri;

35. Ve dedik ki: “Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz.”

36. Derken Şeytan onların ayaklarını kaydırarak içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de: “Haydi, dedik, birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız.”

37. Büyük pişmanlık duyan Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etti. Rabbine yalvardı. Allah da tövbesini kabul etti. Zaten O tövbeyi kabul eder, merhameti boldur.

38, 39. Dedik ki: “İnin oradan hepiniz! Artık ne zaman Ben’den size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara hiç bir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler de. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler, hem de orada ebedî kalacaklardır.”

38-39’uncu ayetten, Şeytanın da cennette olduğunu ima eden ”İnin oradan hepiniz!” ibaresi yer almaktadır. Kuran-ı Kerim’i gerçekten okuyanlar bilir. ”Onlar cennete girdiklerinde, orada asla üzülmezler, ellerini uzattıkları her şeyden dilediğince servis edilir, bal ırmakları, şarap ırmakları.” ve bir çok nimet daha verileceğinden bahsedilir. Eğer cennette üzülme yoksa, ”Adem nasıl hata yapıp, cennetten kovuldu ki?” diye ikinci bir soru belirir aklımızda.

Buradan çıkarmamız gereken anlam, cennetin aslında bu yeryüzünde olduğu, (En doğrusunu Allah bilir.) ve oradan belirlenmiş bir süreye kadar çıkarılmış olmaları ve tekrar geri gelebilmek için Allah’ın emir ve yasaklarına kesin bir şekilde uymaları gerektiğidir. İşte biz buna kısaca ”İbadet” demekteyiz.

Uzay beyin de dediği gibi ”İbadet Allah için değil, bizim içindir” diye bir savunma yapılabilir ama… Bilmediği diğer bir husus da, aslında Kur’an’a göre yaşasa, herhangi bir ekstra çabaya girmesine gerek yok. Çoğu müslüman ve Özellikle Hanifilik Mezhebinde dile getirilen ”Sadece bir vakit namaz kılmayanın cezası 80 bin yıl cehennemde yanmak” kuralının Kur’an-ı Kerim’de hiç geçmemesi, hatta namaz kılmayanlara herhangi bir ceza verileceğinden bahsedilmemesi, aslında ekstra bir çabaya girmemize gerek olmadığını gösterir. Yani öyle ibadet etmek sadece Uzay beyin zihnindeki gibi secde etmek, zikir çekmek, yanaklarına şiş saplamak değil. İbadetin orijinal hali, halis bir kalp ile Allah’a yönelmek ve O’nun istediği gibi bir kul olmaktır. Bu konuyla ilgili yazdığım bir makaleye buraya tıklayarak ulaşabilir ve İbadet hakkında daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.

İnsanlık tarihinin en eski yazıtlarına, kalıntılarına baktığımızda elbette bu tarz bir İbadet şeklini görebiliriz. Çünkü zaten bu ibadet biçimi Allah’a ibadet etme şeklimizdir. İkinci bir şekil olsa, ona mı inanacaktı inanmayan kişiler?

Tanrının Tapınılmaya İhtiyacı Yok

Allah bizden ibadet etmemizi isterken elbette bizim için bunu istiyor. Bir çocuğunuz olsa, sözünüzü dinlemenizi mi istersiniz yoksa sizi dinlemeyip yanlış yollara düşmesini mi? Ya da yapay bir zeka üretseniz, ürettiğiniz bu zekanın içine her türlü fikri koyarken, kötülük yapmayı, pedofili, tecavüz etmeyi, başkalarını öldürmeyi, hırsızlık yapmayı mı öğretirsiniz, iyilik yapmayı mı?

Allah’ın bizi bu nokta da cehenneme göndermesinin sebebi, kendisine inanmayıp, başka nesnelere tapmamız. Allah ”Ben sizin Yaratıcınızım, illa bir şeye tapınacaksanız, Ben’den başka tapınacak neye ihtiyacınız olabilir?” sorgulamasını yapmamızı istiyor ve ona göre ibadetlerimizi şekillendirmemizi istiyor.

Az önce belirttiğimiz yapay zeka ürünü, sizin yapmanıza rağmen bir başkasının kendisini ürettiğine dair size asilik yapsa, sizin tutumunuz ne olurdu?

Ayrıca Uzay Kalemdar bey ”Değersiz İnsanlara Sonsuz Gelecek Sunmak” şeklinde devam eden cümlesinde aslında kendisine ve etrafındaki nesnelere ne kadar değer verdiğini aşikar biçimde belirtiyor. Bu tarz bir yaklaşımdan sağlıklı sonuçlar beklemekte aynı şekilde hatalıdır.

İnsanın bu şekilde değersiz olduğu savunulası bir şeyse, Uzay bey neden insanlara Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu konusunda bir çabaya girmiş?

Her toplumun farklı şekillerde ibadetleri var. Maalesef Uzay bey ve ateistler ya da agnostikler şunu henüz kavrayamadılar. Savunmalarında sürekli Sümerlilerin ibadet şekillerinden, inançlarından, Hristiyanların, Yahudilerin ya da Budistlerin ibadet şekillerinden bahsederek, İslamiyet Dininin içinde yer alan uygulamaların onlardan altındılar, çalıntılar olduğundan bahsederler.

Ahzab Suresi 62’inci Ayeti:Allah’ın daha önce gelip geçenler hakkındaki nizamı budur. Allah’ın nizamında asla bir değişiklik bulamazsın.

Allah’ın yasasında herhangi bir değişiklik bulamayacağımızı belirten bu ayette, almamız gereken derslerden birisi de tarihin herhangi bir anında veya zamanında daha önceden de İslamiyet’in varlığı konusudur. Yani kimse ispat edemezken, ”Sümerlilerin ibadet şekillerinden bahsederken, Sümerlilerin bunu kendileri icat etmiş gibi bir izlenim yaratılıyor.” Oysa insan var olduğundan beri İslamiyet’in tek din olduğunu bize aktaran Kur’an-ı Kerim’in mesajı çok açık; Sümerlilerin dinleri ya da en uç ücra bir köşedeki din İslamiyetin bozulmuş bir yansıması olamaz mı? Nitekim bu gün Hristiyanlık ve Yahudilik için Müslümanlar bu şekilde eleştirileri kolaylıkla getirebilmekte ve delillendirmekteler. O halde sormamız gereken soru şu… ”Ya Sümerliler, Mısırlılar, bozulmuş bir İslamiyet dinine ait kalıntılardan ibadetlerini gerçekleştirmiş ya da gerçekleştiriyor olamaz mı?”

Elbette bunu düşünmek ya da sorgulamak yerine, oldu-bittiye getirip, Uzay bey gibi ”Tanrıya İnanamıyorum” demek daha kolay.

İslamiyet İbadetlerine Farklı Bir Bakış Açısı

İslamiyet var olduğundan bu yana, ya da diğer dinlerden İslamiyete davet edilen kişiler tarafından defalarca kez benzer şüpheleri içinde bulunduranlar, dışlarına vurup, Peygamberlerle alay edenler, din alimleriyle İslam İbadetleriyle ilgili dalga geçenler oldu. Uzay Kalemdar beyde benzer bir yaklaşımla bunları yineliyor. İşte maalesef bilgisizlik böyle bir şey, özellikle uzmanı olmadığınız konularda anlatımlar yapmak, makaleler yazmak diğer insanların da eksik bilgilerle hareket etmesine neden oluyor ve bu gibi kötürüm neticelerle karşılaşılıyor.

İslamiyet dininde farz kılınan belli temel ibadetler vardır. Örneğin namaz ibadeti. Namaz kelimesi Kur’an da bizim anladığımız manada geçmez… onun yerine ”Salat” kelimesiyle zikredilir. Salat kelimesinin tam Türkçe karşılığı ise ”Desteklemek” demektir. Yani ”Müslümanlar birbirine salat etsin” dendiğinde, ”Müslümanlar birbirlerini korusunlar, desteklesinler.” manası getirilmelidir. Ancak, günümüzde yaygın olarak kullanılan anlam, Allah’ın huzurunda Secde etmek, Rükuda durmak ve Kıyam’da olmak olarak algılanmakta.

Müslümanlarında çoğunluğunun bildiğinin aksine Kur’anda herhangi bir yerde namaz kılmayan insanlar için 80 Yıl cehennemde yanacağı şekilde bir emir veya ceza bulunmaz. Bu arada ”Ceza” kelimesinin tam olarak Türkçe karşılığı ”Karşılığında verilen” demektir. Yani ”Ceza” kelimesi sadece negatif anlamda kullanılmaz, pozitif olarak da kullanılabilir. İşte bu tarzda incelikleri bilmezseniz, okuduğunuzdan hatalı sonuçlar çıkarabilirsiniz.

Kendini Aç Bırakarak Cezalandırma Oruç İbadeti

Uzay Kalemdar bey maalesef yine burada sözde tarafsız olacağını belirttiği yazısında yine bir taraflarda. Kendisine taraftar toplama çabasında. Oruç İbadeti, en eski ibadetlerden birisidir. Bu ibadeti bu şekilde küçümseyici şekilde bahsetmek onur ve gurur kırıcıdır.

Oruç ibadeti, nefsin, yani şeytanın kalbimize fısıldadığı kapının ne kadar sağlam olduğunu ölçmek ve onu sağlamlaştırmak adına yaptığımız ibadettir. Elbette çok zor ibadettir. Açlık ve susuzluk insanların tahammül edemeyeceği şeylerdendir. Bu ibadet ile insan kendini terbiye eder, eğitir ve daha binlerce iyi ve hoşnut edici şeylerle kendini donatabilir.

Ateistler, agnostikler ya da İslam karşıtı insanlar, bu ibadeti kınarlarken, ”Yılda sadece 1 ay aç kalmak insanların ömrünü uzatır, vücut dengelenmiş olur” gibi manşetlerle yazılmış bilimsel makalelere tam destek verme hatta İnsanlık tarihinde bunu bilimsel yönden de açıklayan insan/lara Nobel Ödülü vermekten de geri kalmamışlardır.

Hani Kur’an-ı Kerimi yobaz bulan insanlar tarafından bu ibadet ”Kendini Aç Bırakma” olarak adlandırılıyor ya. Koskoca dünyanın Nobel Ödülü verilirken, kimse mi çıkıp da ”Bu saçmalıkta neyin nesidir demedi Uzay Kalemdar bey?”

”2016 Nobel Tıp Ödülü orucun sağlığa iyi gelmesine bilimsel açıklama da getiren Yoshinori Ohsumi’ye verilmiştir.” http://www.turkcewiki.org/wiki/Oruç 

Oruç İbadeti sadece İslamiyet’te değil, diğer dinlerde de vardır. Elbette bu az önce bahsettiğimiz ”Dinlerin Bozulma” teorisindeki gibi bir durumdan kaynaklanıyor olabilir.  Nitekim Hristiyanlıkta, Yahudilikte de buna benzer örnekler bulabilirsiniz. Allah inanların kendisi için aç kalmalarından münezzehtir. Eğer ibadet şekli varsa o mutlaka bizim için bilimsel bir açıdan da gerekli ve elzemdir.

Aslında burada bir dipnot geçmek gerekirse, ateistlerin ve İslam ya da daha genel bir tabirle Din’ler karşıtı insanların bu şekilde düşünmelerin de çokta suçları yok. Suçları, sadece araştırıp, öğrenmemek. Çünkü İslamiyet dininde de Yahudilik ya da Hristiyanlıkta da öyle saçma uygulamalar ve sonradan eklenmiş durumlar var ki, gerçekten kabul edilmez şeyler. Bu konuda elbette bilinçli bir Müslüman olarak bunları İslamiyetin dışında tutmak ve Din adına her söylenene körü körüne inanmamayı tercih etmek gerekir. Örneğin, ‘‘Tuvalet taşının Allah ile konuşması” hadisesi vardır. İnternet üzerinde araştırma yaparsanız buna ulaşabilirsiniz. Bu durumlar aslında insanların zararına değil, yararı için, örnek için oluşturulmuş ancak haddi aşan derslerdir. Bu yüzden güzel bir tarzda araştırıp, ona göre kanaat etmek ve ”En doğrusunu Allah bilir” diyerek inanmak ya da amel etmek gerekir.

Kutsal Alanlara Giderek Kendini Tanrıya Yakın Hissetme Çabası İbadeti

Evet, bu da yine yanlış anlaşılmış, körü körüne inanılan ve peşinden sürükleyen bir inanış şekline aittir.

Bakara Suresi 115’inci Ayeti: Doğu da Batı da Allah’ındır. Hangi tarafa dönerseniz, orada Allah’a itaat ve ibadet ciheti vardır. Muhakkak ki Allah’ın lütfu ve rahmeti geniştir, ilmi her şeyi kuşatır.

Herhangi bir yere gitmenize gerek yok, oturduğunuz yerde de, at binerken de uçakta yolculuk yaparken de ibadet edebilirsiniz. Bu konuyla ilgili daha kapsamlı bir yazıya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Yine de burada kastedilen ”Allah’a yakın hissetmek için bir yerlere gitmenin” elbette açık bir şekilde, Camiler, Havralar ve Kiliseler gibi ibadethaneler olduğunu anlamak kolay. Ya da bundan kasıt yine Hac İbadeti olabilir. Bu bir ihtiyaç doğrultusunda değişkenlik gösterir. Şimdilerdeki ”Elhamdülillah Müslümanım” diyen insanlar, ebeveynleri müslüman oldukları için Müslümanlar, Hristiyanlar da aynı şekilde ve Yahudilerde öyle. Araştırıp, inanmak için herhangi bir çaba göstermiyorlar. Araştırmamak beraberinde cahilliği getiriyor ve cahillik ise günümüzdeki savaşları, kandırmaları, soygunları, gaspları ve benzeri binlerce suçu beraberinde getiriyor. Öyleyse bir şeyler için önce araştırma yapmak ve ona göre davranmak doğru olacaktır.

Siz nereye giderseniz gidin, aslında Allah’ın huzurundan hiçbir yere gitmemişsinizdir.

İbadet için bir yere gitmenin sebebinin en yakın ve bize en uygun örneğini vermek gerekirse ”Hz.Muhammed” Peygamberimizden ders alabiliriz. Peygamber efendimiz, insanlardan uzaklaşmak için dağlara çıkar, orada yalnız başına kalır, düşünür, aklederdi… O esnada ise Kabe’nin etrafında ise dini uygulamaları tamamen yozlamış insanlar çıplak halde Kabe’yi tavaf eder ve Hac ibadetlerini yerine getirirdi. Peygamber efendimiz de sorgulama yapar ve bunlara anlam vermeye çalışırdı. Zira sorgulama yapmak İslamiyetin temelinde vardır. Hz.İbrahim peygamberimizde bunun gibi çeşitli sorgulamalar neticesinde biricik Allah’ımızı kalbinin en derinlerinde hissetmiştir.

Peygamber/ler örnek alınan şahıslar olduğu için, diğer yozlaşmış insanlardan uzaklara gitmek ve huşu içinde ibadetlerini gerçekleştirmek için peygamberlerimizin yaptığı gibi insanlar tek tek veya bölükler halinde bir yerlerde oturup, tartışmalar yapar, söyleşiler gerçekleştirip, sorgulamalarını ve cevaplarını da yine kendileri bularak ya da Peygamber onlara doğruları öğreterek gerçekleştirirlerdi. İbadet algımızda genel olarak bir yanılgı mevcut. İbadet, sadece Allah’ın önünde eğilip, kalmak değil, belirli günlerde onun için inekleri kesmek değil, düşünmek ve akletmeye dayalı bir ruhsal yoğunlaşmadır.

Onun için, Namaz, Oruç, Zekat gibi ibadetlerin küçümsenmemesi gerekir. Belirlenmiş İslam kanunlarına göre zenginler zekatlarını verseler, dünya üzerinde bir tane fakir kimse kalmaz. Namaz ibadetlerini gerçekleştiren insanlar, akli yeteneklerini çalıştırsalar, kimse kimseye kötülük yapmaz. Oruç nefsin terbiyesi olduğu için kimse bir başkasının malına tamah etmez. Elbette bunlar benim gibi hayalperest insanların umutları olarak kaldıkça maalesef bu dünyanın da düzenleri değişmeyecektir.

Tanrı İçin Evren ve Olanaklar Sınırsız ise Neden Kusurlu Kullar Yaratıp Bizi Elekten Geçiriyor?

Bu konu neredeyse en çok tartışılan başlıklardan biridir. Açıklaması da buna nazaran bir hayli kolaydır. Sadece aklı analitik çalıştırmak gerekir.

Rabb, Evrende tek başınayken de Rabb’tı. Yani herhangi bir şeye ihtiyacı yoktu. Ancak o bizleri yaratılma şerefine nail ederek binlerce nimete gark etti. Bunun asıl sebebi yaratabilmesiydi. Eğer siz de bir şeyler yaratabilseydiniz, bunu hiç düşünmeden, defalarca kez yapardınız. Ancak burada değinilmesi gereken ince noktalar bulunmakta.

  • Allah insanları yaratırken onlara ”Kendi Ruhundan Üfledi.” bu da demek oluyor ki, Tanrı vasıflarından bazıları bizde de mevcut. Elbette O’nun izni doğrultusunda. Hatta bazı insanüstülükler de buna dahil edilebilir. Rabb’in insanlara kendi ruhundan üflemesi inanılmaz derecede değerli varlıklar olduğumuzu gösterir. O yüzden Tanrı gibi kıskanç, gazap edici, affedici(merhametli), yaratıcı hissiyatlarımız vardır. Mesela Ressamlar hiç yoktan boyalarıyla bir şeyleri resmedebilirler.
  • Cennet, Arapça’da bahçe manasına gelir. Bahçe de kendi içinde bağ, yeşillik, pınar gibi olguları içinde barındırır. ”Daha önceleri cennetteymişiz, Adem ve Havva elma yemişler ve bizler cezalandırılıyoruz.” mantığıda Kur’an’da bahsedilen Cennet kavramına aykırıdır. Bize bahsedilen Cennet’te üzülme ya da kandırılmak, oradan çıkarılmak gibi durumlar mevcut değil. O halde burada kastedilen cennet daha farklı bir yer. Burası yüksek ihtimalle Suriye’de bulunan ”Aden” bahçeleridir. Bunu araştırırsanız rahatlıkla görebilirsiniz. Hatta İsrail Devletinin, Büyük Ortadoğu projesi içinde burasıda yer alır. Orayı ele geçirmek ve kutsal toplarda hüküm sürmek mantığını güderler.

    Tekvir Suresi 13’üncü Ayet: Cennet yaklaştırıldığı zaman…
    Tevbe Suresi 89’uncu Ayet: Allah onlara, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oraya ebediyyen kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!

    Yukarıya sadece iki Ayetin tercümesini ekledim. Burada bahsedilenlerden anlaşılacağı üzere. Cennet bir yerden başka bir yere yakınlaştırıyor… Allah bizim için cennetler hazırladı, içlerinden ırmaklar akıyor… Demek ki Uzay Kalemdar bey’in sandığı gibi içinden çıkarılan cennet ile daha sonra gideceğimiz cennet aynı değil. Elbette bunların neticesinde Allah’ın bize Ruhundan üflemesiyle ilgili bir ilim yatıyor. Bizler robotik varlıklar değiliz, maalesef Uzay öyle olmamızı tercih ederdi ancak değiliz. Düşünüyoruz, konuşuyoruz, konuşmalarımızla karşımızdaki insanlara bir şeyler aktarıyoruz ve algılıyoruz. Eğer bu tarz bir varlık olmasaydık, belki de varlığımızın bir anlamı olmayacaktı.

Tanrı Mantıkla Çelişkilere Düşüyor.

Evet, yine bilgisizliğin adeta gökten boşanan sağanak bir yağmur gibi aktığı bölümlerden birindeyiz. Aklı başında bireyler bu tarz bir düşünceyi böyle körlemesine kendini emanet edemez.

Uzay bey burada muhtemelen ”Mantıktan” bahsederken, ”Mantık Kurallarından” değil, kendi mantığından bahsediyor. Verdiği örnekleri ve ilgili açıklamayı hemen aşağı ekliyorum.

(Uzak Kalemdar) Örnek-1;
Hem her şeye gücü yeten bir tanrı, hem ölümsüz olamaz. Ölmüyorsa, ölmeye ya da kendini öldürmeye gücü yetmiyor demektir.

Mantık’ta ”Çelişki Yasası” dediğimiz bir yasa vardır. Bu yasayla ilgili detaylı çalışmayı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Ayrıca Zıtlık ve Çelişki aynı şeyler değildir.

Her şeye gücü yetmek ile ölümsüz olmak farklı paragrafların konusudur. Bu mantık ile ilerlersek aslında ilerleyememişiz demektir. Yine de buna göre ilerlersek, basit bir örnekle;

”Hidrojen ile Oksijen birbirinden bağımsız şekilde yakıcıdır, ancak birleştiklerinde suyu meydana getirirler. Oysa Uzay Kalemdar Beyin mantığı ile bunların daha yakıcı bir hale gelmeleri gerekir.”

Yine buna örnekle, ”Karşı konulmaz güç ile yerinden oynatılamayan nesne çarpışırsa ne olur?” sorusuna da yanıt vermek gerekir. Birisi eşi benzeri olmayan bir güç, birisi de kesinlikle yerinden oynatılamayan nesne… İki gücün de birbirine üstünlük sağlamaları abes şekilde mantığa aykırıdır. Uzay bey bu sorunun cevabını verdiğinde, aslında kendi sorusunun/örneğinin de mantığını zihninde oturtacaktır.

Bu tip bir örnekleme kendi içinde sağlıklı olmaz. Bunun için 0Hakikat0 Youtube kanalından almış olduğum bir videoyu sadece bu bölüm için düzenledim ve hemen aşağıya ekliyorum.


(Uzay Kalemdar)Örnek-2;
Her şeyi bilen bir tanrının her şeye gücü yetiyorsa, insan gibi bir varlık yaratıp kendini kanıtlama gibi bir dert sahibi olamaz. Bu durumda insan yaratmak gibi bir ihtiyaca sahip olmuş, ki bu konuda bir yetersizliği var demektir. Yetersizliği olan tanrı olabilir mi?

Bu örnekte, ilk örnekteki kadar saçma bir şekilde karşımıza gelmekte. Burada bir çelişki YOKTUR. Peki nasıl yoktur?

Bir şeyi yaratabiliyor olmak ona ihtiyaç duyuyor olmak değildir. Örneğin bir giyim mağazasına gittiniz ve paltolara bakıyorsunuz. Siyah renkte bir paltoyu beğendiniz ve satın aldınız ancak tam mağazadan çıkarken aynı paltonun beyaz renkli olanı da hoşunuza gitti ve onu da satın aldınız. Oysa ikinci bir paltoya ihtiyacınız yoktu. Bu durumun, ihtiyacınızla, maddiyatınızla ilgisi yoktur. Kimseye bir şey kanıtlama derdinde de değilsinizdir. Aynı paltodan iki tane ve farklı renklerde aldınız, çünkü almak istediniz ve alacak paranız vardı. İhtiyacınız değildi ancak aldınız. O halde ikinci aldığınız palto sizin yetersizliğinizi mi ispatlar? Yapmayın Uzay bey. Bu tarzda küçük mantık hatalarına düşerek Kainat Kadar nizamlı bir döngünün yaratıcısı olduğunu iddia eden bir varlığı Yetersiz olarak karalayamazsınız.

(Uzay Kalemdar)Örnek-3;
Her şeyi bilen, ama yaratma ihtiyacı olan bir tanrı da yine mantıksal olarak hatalı olur. Her şeyi biliyor ise, neden bir şeyleri yaratma gereği duymuş olsun. Kendine kendini mi ispatlamak istemiş, yoksa canı mı sıkılmış?

Bunlar gibi onlarca çelişki kolayca üretilebilir. Anlaşılan, var olduğu iddia edilen tanrı, bu mantık dengesini kuramayacak düzeyde ya da tanrı kavramını ortaya atan insanlar yeterince düşünmemiş.

Ya Hu dedirtecek derecede sığ bir beyne karşılık vermek oldukça can sıkıcı bir hal almaya başladı. Makalenin sonlarına doğru gittikçe sanki bir taşa yıllardır laf anlatıyormuş gibi hissediyorum.

Her şeyi bilmek, yaratmak ihtiyacına işaret değildir. Yaratılış ve Bilgi birbirinden bağımsız, başlı başına sonsuzluktur. Burada Uzay bey okuyucularına ”Victor Hugo – Sefiller, Dostoyevski – Suç ve Ceza” kitaplarının sayfalarını birbirine karıştırmış ve iki farklı hikayenin tek bir hikaye olduğunu söylüyor. Sizce bu kitapların yazarları, bu kitapları yazarak kendilerini İspatlamak istediler? Yoksa sayfalara bu karakterleri kazırken onlara ihtiyaçları mı vardı? Yoksa bu kitabı yazanlar mantık hatasına düşerek, kitapları yazma kararı almamaları mı gerekiyordu? Bu mantık çerçevesindeki görüş çok sığ ve dar. O halde herhangi birinin herhangi bir şeyi yapmaması gerekiyor. Yani, araba tamircileri araba tamir etmeyi bilseler bile tamir etmemeleri gerekiyor, kitap yazarları kitapları yazmış olsalar bile bastırmaları gerekiyor, ressamlar resim yapmayı bilseler bile resim yapmamaları gerekiyor öyle mi?

Ve buradaki örnekmelerin altını çizerek Uzay Kalemdar bey hala bu yazının tarafsız olmasından bahsediyor…

Tanrı Birçok Konuda Bilgisiz!

(Uzay Kalemdar) Basit matematik işlemlerini yapamayan, insan anatomisinden bihaber, dünya ve uzay algısı hatalı, eski kültürlerin efsanelerini bile doğru yansıtamayan, coğrafyadan, fizikten, biyolojiden, kozmolojiden, habersiz bir tanrı olabilir mi? Bir tanrının, sıradan bir ilkel çöl insanının bildiği kadar bilgiye sahip olması normal mi?

Yine Kuran’a kaynak olarak bakalım:
Kehf 86: Dünya’nın sonuna giderek güneşin balçiğa battığını görebilirsiniz.
Şura 33: Gemilerin tanrı tarafından rüzgar ile hareket ettiği iddia edilir. Motor gücünün icat olacağı düşünülmemiş.
Tarık 7: Spermin yumurtalıklardan değil de omurgadan çıktığı zannedilmiş.
Rad 13: Paratonerlerin icad olunacağından da habersizmiş tanrı.
Hacc 65: Gökyüzünü (Uzayı) yeryüzüne düşebilecek bir şey sanıyor olmalısınız. Çünkü uzayın dünyaya düşmemesinin sebebi tanrıdır.
Bu örnekler onlarca, yeter ki Türkçe Kuran mealleri okuyun ve düşünün.

 

Yukarıdaki ”Tanrı Birçok Konuda Bilgisiz” başlığından bu satıra kadar olan bölüm, Uzay beyin yazısından alınmıştır. İlk paragrafta ”Tanrı bir çöl insanı kadar bilgiye sahip olması normal mi?” diye bir cümle geçiyor. Bunu söyleyen kişi ”Kuantum Teorisini” en ince ayrıntısına kadar açıklayan Uzay Kalemdar bey. Bu cümleden şunu mu anlamalıyız? ”He o zaman tanrı yoktur.”

Bu tarzda bir yakıştırmanın yapılabilmesi için Uzay beyin önce insan beyni hakkında çok detaylı bilgiye sahip olması gerekir, kendi vücut yapısını en ince ayrıntısına kadar bilmesi gerekir ki, böyle bir eleştiri yapma hakkı doğsun. Örnek olarak ben bilmiyorum, bilmemek erdemliktir. Gerçi bilmemek insanoğlu için bir meziyet değildir artık. Uzay bey Allah’ın verdiği bilgilerden hangi birisinde ordinaryus mu oldu ki Tanrının bilgisizliğine dair laf ediyor.

Makalenin sonuna doğru konular can sıkıcı bir hal almaya başladı… Ağızı olan konuşuyor gibi bir çöplüğe döndüğünü anlamış oldum. Makale hakkında yazımın diri olması için ben Uzay beyin makalesinin hepsini okumadım, okuyup parça parça yanıtlar halinde devam ettim. Ne yazık ki, Uzay Kalemdar’ın yazmış olduğu makalenin internet ortamında topladığı verilerden başka bir şey olmadığını, tarafsız olarak bahsettiği makalesinin kopyalardan ibaret olduğunu anladım. Ama sorun değil, hepsine tek tek yanıt vereceğim inşAllah.

Kehf Suresi 86’ıncı Ayet: Nihayet Batıya ulaştığında, güneşi adeta kara bir balçıkta batar vaziyette buldu. Orada yerli bir halk bulunuyordu. Biz: “Zülkarneyn!” dedik, “ister onlara azab edersin, ister güzel davranırsın.”

Bu ayetin yanlış anlaşılmasını anlayamıyorum. Gündelik hayatımızda da birçok kez betimleme yapar hatta birine hakaret dahi ederken insanlar, allayıp, pullayıp o şekilde çıkarırlar sözcükleri ağızlarından. Uzay beyin paylaşmış olduğu çeviri kimin çevirisidir bilmiyorum ancak Suat Yıldırım’dan almış olduğu çeviri yukarıdaki gibidir. Burada çeviriden de anlaşılacağı üzere ki çeviride de Uzay beyin bahsedilmiş olduğu gibi yazılsaydı bile bunun bariz bir betimleme olduğu aşikar anlaşılırdı.Saffat Suresi 6’ıncı Ayeti: Biz yere en yakın semayı yıldızlarla süsledik.” – ”Yasin Suresi 39’uncu Ayet: Ay için de birtakım safhalar, duraklar tâyin ettik; dolaşa dolaşa, nihayet eski hurma salkımının çöpü gibi kuru, sarı, kavisli bir hâle gelir.”  O zaman bu ayetler ve dünya üzerinde yazılmış tüm yazıtların bilgisizlik neticesinde yazıldığını rahatlıkla söyleyebilir miyiz acaba? Ayrıca yukarıdaki ayetler ve güneşle ilgili diğer binlerce ayeti yazan birisi bu kadar basit bir hataya düşer miydi? Karar sizlerin…

Şura Suresi 33’üncü Ayet: (32-35) Denizlerde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur, gemiler de denizin üstünde durakalır. Elbette bunda sabrı ve şükrü bol olanlar için alacak ibretler vardır. Yahut işledikleri günahlar sebebiyle o gemileri batırır, günahların birçoğunu da affeder. Böyle yapmasının bir sebebi de, âyetlerimiz hakkında tartışanların kaçacak bir yerleri olmadığını onlara bildirmektir.

Buradaki iddiada ise, motor gücünden bahsedilmiş. Elbette bu ayette motor gücü belirtilmemiş ancak bunun belirtilmemesi, rüzgara ihtiyaç duyulmayacağı anlamına gelmez. Elbette o geminin motoru ve ya benzini, yakıtı yada güç aldığı şey sonsuz değildir. Burada kastedilen etkenlerden biri, herhangi bir zahmet harcamadan kolayca alınan mesafe, yani bir efor sarf edilmiyor. Bir kaynağa ihtiyacın yok, sadece rüzgar seni gideceğin yere kadar götürecek. Ayrıca burada bir motor gücünden bahsedilseydi, ”O zamanda motor yoktu ki, neye göre yazılmış bu ayet.” denecekti. Yani bu zihniyetle tutarsanız her yerinden elinizde kalır ve afallarsınız. Burada motor gücünden bahsedilmemiş olması, oraya ikinci bir felaket ya da benzeri bir olayın ihtiva etmeyeceği kasdedilemez. Bu mantıkla gidilirse, ”Titanik hiç batmamalıydı… çünkü motor gücüyle gidiyordu.” neden battı? Rüzgarsızlıktan mı? Burada bize verilen sadece bir örnek, ”gemiler” kelimesine yerine ”yelkenli gemileriniz” denmesi mi bekleniyordu? Ne de çok şey bekliyorsunuz öyle… Buradan çıkarılması gereken ders, ana tema olan ”Allah’ın kudreti ile bir şeylerde başarılı olmak.” 

Tarık Suresi 6-7’inci Ayetleri: (6-7) O, bel ile göğüs nahiyesinden çıkan, atılan bir sudan yaratıldı.

Kur’an-ı Kerim sıradan bir kitap olmadığı için onu sıradanmış gibi okumamalıyız. Yukarıda bahsedilen ayetten ”Bel ile göğüs” alanından bahsedilmekte. Bir de su var işin içinde. Aslında yaratılışın en başından beri, tüm kutsal kitaplarda yaratılışın su aşaması yer alıyor. Uzay bey burada konuyu direkt olarak sperme bağlamış. Ne yazık ki, kendisi kadınların aşağılanmasından bahsederken, yazısında yine sadece erkek tarafından düşünüyor. Bel ve göğüs ve bir de su girerse işin içine acaba bu kimin için söylenmiş olur? Uzay bey kendisini leyleklerin getirdiğini mi iddia ediyor? Yoksa annesinin karnında bir keseden mi dünyaya geldi? Acaba bu kese annesinin karnında neredeydi? Annesinin karnı diz kapaklarında mıydı? Yani akılvari bir insandan beklenen ki bu Uzay beyden beklenen şey… bunu akletmesi gerekirdi. Annesinin karnında iken bel ve göğüs hizasındaki, su dolu bir kesenin içindeydi. Hiçte bir şey bilmiyorsan Google’a bir ”Bel ve göğüs hizasında çocuğun çıktığı sulu kese” şeklinde bir arama yaptırsaydın ya be adam.

Rad Suresi 13’üncü Ayeti: Gök gürlemesi hamd ile O’nu takdis ve tenzih eder. Melekler de duydukları saygıdan ötürü O’nu takdis ve tenzih ederler. O yıldırımlar gönderir, onlarla dilediği kimseleri çarpar. Durum bu iken onlar hâlâ Allah hakkında birbirleriyle tartışıp, ileri geri konuşurlar. Halbuki O’nun cezası pek çetindir.

Yani, gerçekten konular gittikçe saçma bir hal almaya başladı. Muhtemelen bu yazıyı bu alana kadar okumayacaklardır bile. Çünkü ya Uzay bey ya da ben sandığımızdan daha cahiliz… Rad Suresinin 13’üncü ayeti bir önceki paragrafta yazıyor. Buradan Paratonerin icadına atıfta bulunmuş saygıdeğer pey kıymetli muhterem din hocamız Uzay Kalemdar bey. Yani buradan bunu anlamak da yine saygıdeğer hocamız Uzay Kalemdar beyin zekasına layıktı zaten. Saygıdeğer, pek muhterem Uzay Kalemdar hocamız… Paratoner olsa ne olmasa ne, yıldırımdan çarpılan birisi olamaz mı? Allah yıldırımına emredecek ”Uzay Kalemdar’ı bir elektrik yükle bakalım” diye, yıldırım da ”Kusura bakma Rabbim, paratoner var…” mı diyecek? Paratorner olmasına rağmen yıldırım çarpan kimse yokmuş gibi konuşulması elbette cahil aklın bir ürünüdür. Yine de ben sabırla bu gibi saçma düşüncelere cevap vereceğim.

Hacc Suresi 65’inci Ayeti: Görmedin mi ki Allah yerde olan her şeyi ve Kendi emriyle denizlerde yüzen gemileri, sizin hizmetinize verdi? Yerin üstüne düşmesin diye, göğü O tutuyor. Gök ancak O’nun izniyle düşebilir. Çünkü Allah raûfdur, rahîmdir (insanlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir).

Bu o kadar ilim dolu bir ayet ki, ancak ilimden yoksun olanlar bu gibi ayetlerde şaşırırlar. Nitekim Allah’ımızın da böyle bir açıklaması mevcut. ”Allah’ın kimi ayetleri vardır, onlarla kalplerinde kötülük olanları büsbütün saptırır, kimileri de bu ayetlerden feyz alarak yâkin duyguları kabarır.” Şimdi bu ayette bahsedilen gök, Uzay beyin bahsettiği Uzay mı acaba? Ya da Rabb burada Gök’ten bahsederken neyi kast etti? Bilim camiası henüz Ay’ın bile yapay olup, olmadığı konusunda fikir birliğine varamamışken, bu bilinmezliğin içindeki bilgilere Uzay Kalemdar bey nasıl da sahip ve öyle ilim dolu konuşabiliyor. Dünyanın manyetik alanından, gezegenlerin çekim gücünden daha bir sürü yasadan habersiz mi bu adam? Bilmiyor mu ki, ”Medcezdir” denen kavram, Ay’ın çekim gücüyle meydana gelen bir olgu. Buradaki muhtemel bir çekim gücü yasasıdır. Dünya etrafındakileri kendine çekerken, güneş benzer şekilde kendine çekmekte. Buradaki çekim gücünden dolayı, yani ayarlardaki hassaslıktan bahsedilerek bir ilim anlatılıyor. Bu ince ayarlar olmasa ne gök kalırdı şu an ne yer? Öyle olmaz mıydı Uzay bey? Kainatı Yaratan Allah uzayın ne olduğunu bilmiyor, siz şu kadarcık üstün zekanızla biliyorsunuz öyle mi? Bundan bahsediyorsanız, karadeliklerden de bahsetmeniz gerekir, onlar nasılda her şeyi büküp, içine çekiyor, belkide buradaki bahsedilenler işte böyle bir çekim gücüdür. O yüzden bunu ikimizde ölünce öğreneceğiz. Siz her ne kadar ölümden sonra hayat olmadığına inansanızda…

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap;  Bölüm -9- Tanrı Irk ve Cinsiyet Ayırt Ediyor

Tanrı Irk ve Cinsiyet ayırt eder mi? başlığından önce Uzay Kalemdar beyin yazısının başında söylemiş olduğu ”Tarafsız” olan makalesinin tarafsızlığına tekrar değinmek istiyorum.

Yani Uzay Kalemdar bey, o kadar tarafsız bir yazı yazmışsınız ve o kadar tarafsızsınız ki, sizin hangi tarafta olduğunuzu ayırt etmek çok ama çok zor. Siz nereden öğrendiniz bu şekilde tarafsız yazı yazmayı? Özellikle başlıklar oldukça tarafsız. Öyle tarafsızlar ki, benim bile bir tarafım kalmadı artık yazıyı yazacak… Tarafsızlığın taraf bulmamış hali. Öyle bir tarafsızlık yani.

Her neyse, bu ince hicivden sonra devam edelim. Uzay bey ya da onun görüşünü savunan kimseler tarafından sunulan bu argümanda Allah’ın cinsiyet ve ırk ayrımı yaptığından bahsedilmiş.

Allah’ın bilinçaltımızda Erkek olarak karşılık bulduğundan bahsetmiş. Maalesef toplumsal olarak böyle bir algıya sahibiz. Ancak bunun sebebi Allah değil, kültürel olarak süre gelmiş olan yaşayış biçimi. Sadece İslamiyet kültürüyle yaşayan toplumlarda değil, araştırırsanız en eski medeniyetlerden biri olan Çin’de bile buna ait yazılmış kitabeler görürsünüz. Kadınlar evde oturur çocuklarına bakarlar, çalışmazlar vs. Ancak Kur’an-ı Kerim’i cinsiyetinizi unutarak okursanız aslında ayetlerin her iki cinse de geldiğini kolayca algılayabilirsiniz. Ne yani, sırf bazı kesimler ve kimseler bu durumu Uzay beyin söylediği gibi algılıyorsa, Allah’ın veya ayetlerinin bununla ne ilgisi olabilir?

Evet, Uzay bey bizi şaşırtmadan Kur’an-ı Kerim’de Kadınların aşağılandığına dair delil getirdiği ayetleri aşağıda sırasıyla inceleyeceğiz…

Nisa Suresi 3’üncü Ayeti: Himayeniz altındaki yetim kızlarla evlenince haklarını gözetemeyeceğinizden, adaleti sağlayamayacağınızdan endişe ederseniz, onlarla değil, size helâl olup arzu ettiğiniz diğer kadınlarla iki, üç veya dört hanım olmak üzere evlenin. Eğer bu takdirde de aralarında adaleti gerçekleştirmekten endişe ederseniz, bir kadınla veya elinizin altında olan cariyelerle yetinin. Bu durum, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.

Nisa Süresi, ”Kadın” manasına gelen ”Nisa” kelimesinden isimlendirilmiştir. Yani Arapça’dan Türkçe karşılık olarak ”Nisa” kelimesini ”Kadın” olarak doğrudan çevirebiliriz. Yani ”Kadın Suresi” de denebilir.

Nisa Suresi 3’üncü ayetini yukarıdaki paragrafta okuduk. Burada herhangi çelişki ya da adaletsizlik göremiyoruz. Himayeniz altında olan yetim kızlardan bahsediliyor, herhangi bir sebeple annesi veya babası olmayan kızları yetiştirip, evlenecek yaşa getirdiğinizde eğer onların haklarını gözetemeyeceğinizden korkuyorsanız onlarla evlenmeyin. Size uygun başka kimselerle evlenin. Eğer bu evliliklerinizde de eşleriniz arasında adaleti sağlayamazsanız onlarla da evlenmeyin. Elinizin altındaki ”Cariyeler” yani hizmetçilerle yetinin.

Eğer hizmetçilere de adil şekilde davranamıyorsanız onlarla da ilişki kurmanız doğru değildir. Buradaki ayette ayrıca 2, 3 ve 4 adet olmak üzere eşlerle evlenebilirsiniz diyor. Bu ayetten anlaşılacağı üzere o dönemde kadın kıtlığı yokmuş. Aksine oldukça fazlaymış ki, hem hizmetçi olarak hem de eş olarak evlenebiliyorsunuz. İslamiyet karşıtı kimseler bunu çoğu kez dile getiriyorlar. Eşitlikten bahseden bir Allah, neden erkeklere 4 eşle evlenme izni verirken, kadınlara 1 tane eş veriyor şeklinde. Bunun sebepleri aşağıdaki gibidir.

  • Birincisi, o dönemde yaşanan savaşlar nedeniyle, ölen erkeklerin eşleri, çocukları sokakta kalıyor, bakacak kimseleri olmadığından yoksulluk içinde yaşıyorlardı. Allah ise, onları eş olarak alınarak geçimlerinin sağlanmasını tavsiye ediyor. Uzay bey o devirdeki kadınların neler yaşadığını tam anlamıyla bildiği için öyle kolayca bu ayete karşı gelebiliyor.
  • İkincisi ise, yine o dönemde maalesef köle, cariye yani hizmetçi olarak, para karşılığında bir mal olarak alınıp, satılan insanlar var. Bunu ”Sarp Yokuşu Aşmak” bölümünde zaten işlemiştik.
  • Dikkat edilmesi gereken nokta, tamamen adalet, eğer aralarında adalet olmazsa, o evlilikler kabul görmezler. Yani eşler hallerinden memnun olmaları gerekir. O zamanki toplumda da bunun örneği Uzay beyin abarttığı kadar çok değildir. Zaten millet açlıktan kırılıyor, Müslümanlar sadece hurma yiyerek geçiriyordu günlerini. Bu azınlıkta olan kişiler için bile olsa belirtilen bir yasadır.
  • Bir erkeğin birden fazla evlilik yapabilmesinin, fakir ve yoksul kimselere yardımcı olmak olduğunu belirttikten sonra neden bir kadının birden fazla erkekle evlenememesine cevap olarak şunu belirtiyorum, cevap çok basit: Çocuk kimden? Eğer bir kadın birden fazla erkekle evlenirse, çocuğun kimden olduğu tam olarak anlaşılamayacağından dolayı kadının birden fazla erkekle evlenmesine izin verilmemiştir. Çünkü bu durumda bir erkekten doğacak olan çocuklar belli olurken birden fazla erkekle birlikte olan kadının çocuğunun kimin olduğunda dair bir belge olmayacaktı. E o zamanda DNA testi gibi bir test olmadığından bu hep muallakta kalacak ucu açık tartışmalara neden olacaktı.

Nisa Suresi 4’üncü Ayeti: Evleneceğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer mehrin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa onu içinize sine sine afiyetle yeyin.

3’üncü ayetteki şartlar yeterli olmamakla birlikte bir de ”Mehir” dediğimiz bir garanti sistemi de mevcut. Örneğin bir kadınla evlenmek istenildiğinde, o kadın ”Ben 4 deve mehir istiyorum.” dediğinde, erkek o şartı sağlamazsa evlilik yerine gelmiyor. Yarın, öbür gün, erkek vaadinden vazgeçer ve kadını kapı dışarı ederse o 4 deveyi vermek zorunda ve kadın bundan yola çıkarak geçimini sağlayacak şekilde hayatına devam edebilecek. Şu an Uzay beyin modern yasalarında hani nafaka olarak bilinen ödenek var ya, o aslında İslamiyette ”Mehir” olarak verilir. Allah’ın kadınları ezmesi, mehir uygulamasından belli zaten. ”Mehir de neymiş, böyle cahilce uygulamalar kaldı mı ya?” diyen beyinlere, ”Nafaka da neymiş, böyle cahilce şeyler kaldı mı ya?” diye sormak pek tabii mümkün. Elbette bu nafakadan biraz farklı olarak, ayrılıklar yaşanmadan meydana geliyor. Yani evlenince ya da evlenmeden hemen önce mehir sahibine verilmeli. Daha sonra kadın dilerse bu kendisine verilmiş şeyden eşine verebilir ve eşlerde bu mal ile ticaret yapabilir ya da harcayabilirler.

Nisa Suresi 5’inci Ayeti: Allah’ın sizin maişetinizin başlıca vesilesi kıldığı mallarınızı, aklı ermeyen kimselerin ellerine vermeyin. Bu malları işleterek elde edeceğiniz gelirle onların ihtiyaçlarını sağlayın, giyeceklerini temin edin ve onlara tatlı sözler söyleyin, güzel tavsiyelerde bulunun.

 

6.Yetimleri evlenme çağına varıncaya kadar gözetip deneyin. Akılca olgunlaştıklarını görürseniz mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyünce ellerine alacakları düşüncesiyle o malları israfla tüketmeyin. İhtiyacı olmayan veli, yetim malına tenezzül etmesin. Muhtaç olan ise meşrû sûrette, ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yararlansın. Onlara mallarını teslim ettiğinizde bunu şahitlerle tesbit ettirin. Allah hesab sorandır ve O’nun hesap sorması kâfidir.
7.Anne baba ile yakın akrabanın terikelerinde erkeklere hisse bulunduğu gibi, anne baba ile yakın akrabanın terikelerinde kadınlara -azından da çoğundan da- farz olarak belirlenmiş hisseler vardır.
8.Miras taksim edilirken varis olmayan akrabalar, yetimler, fakirler de orada bulunuyorlarsa, onlara da bir şey verin ve gönüllerini alacak tatlı sözler de söyleyin.
9.Arkalarında eli ermez, gücü yetmez küçük çocuklar bıraktıkları takdirde, onların halleri nice olur diye endişe edenler, yetimlere haksızlık etmekten de öylece korksunlar da Allah’ın cezalandırmasından sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.
10.Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın harıl harıl yanan bir ateşe gireceklerdir.
11.Miras konusunda, Allah çocuklarınız hakkında şöyle emreder: Erkeğin hakkı, kadının hissesinin iki mislidir. Şayet kadınların sayısı ikiden fazla ise onlar terikenin üçte ikisini alırlar. Eğer kız evlat tek ise terikenin yarısını alır.Anne babaya gelince, ölenin çocuğu varsa, onun terikesinden her birine altıda bir hisse vardır. Eğer çocuğu yoksa ve kendisine ana babası vâris oluyorsa annesine üçte bir hisse vardır. Şayet ölenin kardeşleri varsa, ölenin yaptığı vasiyetin ifasından ve borcunun ödenmesinden sonra annenin hissesi altıda birdir. Anne babanız ile evlatlarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını siz bilemezsiniz. Bunlar Allah’ın koyduğu farzlardır. Allah muhakkak ki alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).
12.Eşlerinizin çocukları yoksa terikelerinin yarısı siz kocalarındır.Eğer çocukları varsa dörtte biri size aittir. Bütün bunlar, yaptığı vasiyetin ve üzerindeki borcun ifasından sonradır.Sizin de çocuğunuz yoksa terikenizin dörtte biri eşlerinizindir.Eğer çocuğunuz varsa terikenizin sekizde biri onlara aittir.Bunlar da yapacağınız vasiyetin ve borcunuzun ödenmesinden sonradır.Eğer miras bırakan erkek veya kadın, çocuğu ve anne babası olmayan bir kimse olur ve onun erkek veya kız kardeşi de bulunursa, bunlardan her birinin hissesi altıda birdir.Şayet onların sayısı daha fazla ise, o takdirde onlar üçte bir hisseye ortak olurlar.Bu da yapılan vasiyet ve borcun ödenmesinden sonradır.Bütün bunlar, vârisler zarara uğratılmaksızın yapılacaktır.Bu, Allah tarafından size bir buyruktur. Allah alîm ve halîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, cezalandırmada aceleci değildir).
13.İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere ebedî kalmak üzere yerleştirir. İşte en büyük başarı da budur.
14.Kim de Allah’a ve resulüne isyan eder ve Allah’ın sınırlarını aşarsa,Allah onu da ebedî kalmak üzere ateşe koyar. Hem onu zelil ve perişan eden bir azab vardır.
15.Zina eden kadınlarınız hakkında dört şahit isteyin. Eğer dört kişi şahitlik ederlerse, ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah kendilerine bir yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun.
16.Sizden iki kişi fuhuş yaparsa onlara eziyet edin. Eğer tövbe edip hallerini ıslah ederlerse onları cezalandırmaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tevvab ve rahîmdir: (tövbeleri kabul eder ve çok merhametlidir).
17.Allah’ın kabulünü vaad buyurduğu tövbe, kötülüğü ancak cahillik sebebiyle işleyip, sonra da çabucak vazgeçerek günahtan dönüş yapacak olanların tövbesidir. İşte Allah’ın, tövbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah alîm ve hakîmdir (herkesin içini dışını hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
18.Yoksa makbul tövbe, kötülükleri yapıp edip de sonra kendilerinden birine ölüm gelip çattığında: “İşte ben şimdi tövbe ettim.” diyenlerin tövbesi değil. Kâfir olarak ölen kimselerin tövbesi de değil. İşte öylesi kimselere, çok acı veren bir azap hazırladık.
19.Ey iman edenler! Kadınları zorla miras olarak almanız helâl olmaz. Çok belli bir fuhuş işlemedikçe onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını ele geçirmek için onları sıkıştırmanız da size helâl değildir.Onlarla hoşça, güzelce geçinin. Şayet onlardan hoşlanmayacak olursanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur.
20.Bir eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın.Boşanmaya sebep uydurup iftira ederek, göz göre göre günaha girerek bunu almanız hiç münasip olur mu?
21.Nasıl alabilirsiniz ki birbirinize karılıp katıldınız, bir yastığa baş koydunuz, Hem onlar siz kocalarından hukuklarını gözetme konusunda sağlamca te’minat da aldılar?
22.Daha önce geçen durum bir tarafa, bundan böyle babalarınızın nikâhladığı kadınları artık nikâhlamayın.Hiç şüphe yok ki bu, Allah’ın gazabına sebep olan bir hayasızlıktır. Ne iğrenç bir yoldur o!
23.Ey mümin erkekler! Şunlarla nikâhlanmanız haram kılınmıştır: Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, Halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları, Sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz, Kayınvalideleriniz, kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Fakat zifafa girmediğiniz eşlerinizin kızlarını nikâhlamanızda beis yoktur.Keza öz oğullarınızın eşleri ile evlenmeniz ve iki kızkardeşi nikâhınız altında birleştirmeniz de haram kılındı. Ancak daha önce geçen geçmiştir. Çünkü Allah gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).
24.Kocası olan kadınlarla da evlenmeniz haramdır, ancak harp esiri olarak eliniz altında bulunan cariyeler bundan müstesnadır. İşte bütün bunlar Allah’ın kesin hükümleridir. Bu sayılanlardan başkalarını, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla, mal harcayıp mehirlerini vererek nikâhlamanız helâldır. Dikkat edin: Evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin, bu bir haktır. Ama belirledikten sonra, aranızda anlaşarak miktarını arttırıp eksiltmenizde size bir vebal yoktur. Allah alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).
25. Sizden eşraftan olan hür mümin kadınlarla evlenecek servet ve gücü bulunmayanlar, ellerinizin altında olan mümin cariyelerle evlenebilirler.Allah sizin kadr-u kıymetinizi imanınızla bilir. Zaten siz müminler hep aynı aileden sayılırsınız. Öyleyse, fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmeyerek, namuslu kadınlar olmak üzere onları, sahiplerinin izniyle nikâhlayın. Mehirlerini de güzellikle kendilerine verin. Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır. Cariye ile evlenme, sizden sıkıntıya düşmekten (zinaya sapmaktan) korkanlar içindir, yoksa sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber Allah gafurdur, rahîmdir (affı ve merhameti boldur).
26.Allah size helâl ve haramı açıkça bildirmek, size daha önce geçmiş iyi insanların yollarını göstermek ve yuvanıza dönmenizi sağlayıp günahlarınızı bağışlamak ister. Allah alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
27.Evet Allah sizin yuvanıza dönüş yapıp tövbenizi kabul buyurmak istiyorken, Şehvetlerinin ardına düşenler ise, büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.
28.Allah sizin yükünüzü hafifletmek ister, çünkü insan hilkatçe zayıf yaratılmıştır.
29.Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşrû olmayan yollarla yemeyin. Karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaret yapmanız ise, elbette meşrûdur. Sakın haram yiyerek, başkasının hakkını gasbederek kendinizi öldürmeyin. Allah size pek merhametlidir.
30.Kim sınırları aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa Biz onu ateşe sokacağız. Bu da Allah’a çok kolaydır.
31.Eğer yasaklanan günahların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin öbür küçük günahlarınızı örtüp affederiz ve sizi değerli bir mevkiye yerleştiririz.
32.Bir de Allah’ın kiminize kiminizden daha fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere çalışmalarından nasipleri olduğu gibi kadınlara da çalışmalarından nasipleri vardır. Çalışın da siz daha hayırlı şeyleri Allah’ın fazlından isteyin. Allah her şeyi hakkıyla bilir.
33.Anne ve babanın ve diğer akrabaların ölümlerinden sonra bırakacakları her terike için vârisler belirledik. Yemin akdinin sizi bağladığı kimselere de paylarını verin. Muhakkak ki Allah her şeye şahittir.
34.Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar.Bunun sebebi, Allah’ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenmeleri gibi malî yükümlülükleridir.O halde iyi kadınlar: itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukuklarını koruyan kadınlardır. Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: Onlara evvela öğüt verin, vazgeçmezlerse yatakta yalnız bırakın ve bunlarla da yola gelmezlerse onları hafifçe dövün.Şayet size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep aramayın.Unutmayın ki üstünüzde çok yüce ve büyük olan Allah vardır.

 

 

 

Devam Edecek…

Tanrıya Neden İnanamıyorum Cevap

  1. Kusura bakma ama zır cahilsin. Bilime inanmak veya inanmamak da ne demek? Yer çekimine inandığımız için mi aşağı düşüyoruz yani? Ayrıca Kuran dediğin kitap çelişkişerle doludur. Turan Dursun’un bir kitabını al oku görürsün arapçasıyla birlikte yazmış madde madde.

    Cevapla

    1. Öncelikle hepimiz cahiliz maalesef. Bilgi sonsuz olduğundan, bilgisizlikte buna eş değer şekilde sonsuzdur. Bu sonsuzluk içinde, bildiğimizin bir kısmını da yanlış bilebiliriz. Lakin, belirttiğiniz argümanımı örnek niteliğinde vermiştim. Maalesef sizde tam olarak karşılık bulmamış, yine de açıklamaya çalışayım.

      Cahil: Bilmeyene denmez, bildiğini yanlış bilene denir.
      Bilim: Yanlışlanabilir bilgiler üzerine kurulan, deneysel verilere dayanan bir muhakeme (2.Anlam) ortamıdır.

      Yazı da belirtmek istediğim nokta, bilim ile dinin birbirine zıt iki kutup olarak göstermek isteyen kişilerin aslında bunu yapmamaları, ikisini de farklı pencereden aynı önem derecesine ehemmiyetle görmelerini belirtmek içindi. Yani, bilim bu gün yer çekimi var dediği için biz yer çekiminin olduğunu biliyoruz yada düştüğümüz için… Ama bilim yarın başka bir gün bunun daha farklı bir versiyonunu ortaya koyabilir ve eski bilginin kesinliğini ortadan kaldırır.

      İşte burada belirtilen ”Kesinlik” bilimde tam olarak kesinlik atfetmemektedir. Yani bu gün bilimin ışığında savunduğunuz bilgilerin teknoloji ve formüllerin gelişmesiyle daha farklı ele alış biçimleriyle yeniden şekillenmesi muhtemel. Bilim ile ilgili vermek istediğim ve anlatmak istediğim örnek buydu. Selam ve sevgiyle.

      Cevapla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir