Yalnızlığa Doğru

Bölüm 1 – Herkesin Gittiği Gibi

Sarp.
Sarp.
(Zil sesi.)
Sarp…

İsmini bağıran bu ses gittikçe yükseliyordu. Gözlerini açtı ve kararsızlıkla karışık sesi bir kez daha duymak istedi. Doğruydu, ismini sesleniyorlardı.

-Sarp.

Yataktan doğrulurken sesin evin dışından, sokaktan geldiğini fark etti. Cama yöneldi ve perdeyi araladı, ancak yolda yürüyen insanların seslenebileceğine ihtimal vermedi. Camı açıp aşağı doğru sarktı, buz gibi hava odaya azgın kurt sürüsü gibi doluşurken, vücudundan sıcaklığı söküp alıyordu.

-Kim var orada?

Dedi ve elleriyle kollarını ovuşturmaya başladı… kahverengi takım elbiseli, saçları üstlerden dökülmüş ve yanlara doğru beyazlamış biri başını yukarıya çevirip;

-Sarp hadi seni bekliyorum. dedi…

-Tamam, geliyorum Şefik abi… diyerek camı kapattı ve kollarını ovuşturmaya devam etti bir süre.

Bir ölü edasıyla üzerini değiştirirken, Şefik’in dışarıdaki buz gibi havada üşümesinden hiç de rahatsız değildi. Hatta, birlikte bile gitmek istemiyordu ancak Şefik’in onu uyandırması işe geç kalmasının önüne geçtiği için bu eziyete biraz da gönüllüydü.

Birkaç dakika sonra aşağı indiğinde, Şefik’in apartmanın merdivenlerine sığınmış, ellerini ovuşturduğunu gördü. Şefik’te arkasına dönüp Sarp’ın geldiğini görür görmez, aceleci adımlarla yürümeye başladı. Sarp biraz hızlanarak ona yetişti…

Şefik, Sarp’ı omuzundan kendine çekerek;

-Naber evlat? dedi…
-Aynı Şefik abi, sen nasılsın?
-Hava epeyce soğuk, hadi biraz daha hızlanalım, yoksa donacağız.

Sarp, Şefik’ten ve muhabbetinden pek hoşlanmasa da bu adamın babacan tarafını seviyordu. Hatta birkaç kez paraya ihtiyacı olduğunda hiç çekinmeden isteyebilmiş ve geri çevrilmemişti. Yine de huzursuzluğu, yalnızlığını yaşayamadığı her an üzerindeydi. Çocukluğundan beri bu karışık İstanbul’u, bu izbe ve çöp kokan sokakları, ne yaparsa yapsın sevemiyordu. Bu şehirde sevdiği iki yer vardı sadece, birisi evi diğeri ise Galata’da, köprünün hemen sağındaki bankların olduğu yer. Orada saatlerini geçirir yine de sıkılmazdı. Deniz ona Annesi gibi gelirdi. Yine de kışın bu soğuk günlerinde gitmemeye birkaç defa hastalandıktan sonra karar vermişti. Oysa ne güzeldi orada ayakta dikilip, denizi, gökyüzünü izlemek.

Metro durağına geldiler ve Şefik yine babacanlığını göstererek tren ücretini Sarp’ın yerine ödedi. Aslında bu bir adet gibiydi onlar için, uzun bir süredir, sabah gidişlerde Şefik tren ücretini öder, akşam dönüşlerde de Sarp üstlenirdi bu vazifeyi… ancak Sarp iki akşamda bir farklı bir yere gideceğini söyleyerek Şefik’ten ayrılır, ya gerçekten farklı bir yere gider, ya da biraz bekledikten sonra o da metroyla eve dönerdi.

Metro duraklarını bir-bir geçerlerken Sarp yine düşüncelere dalmıştı… önce çok sevdiği annesini düşündü. O’nu kaybedeli henüz 6 ay kadar olmuştu ama acısı o kadar tazeydi ki bir an bile aklından çıkaramıyordu… bazen bu kalabalık tren vagonlarının camlarından aşağı süzülen damlaları göz yaşları gibi hissederek, içine-içine ağlıyordu.

Ne zaman annesini düşünse gözleri böyle dolar, hayatının annesiyle ilgili tüm kareleri aklından yıldırım hızıyla geçerdi. İşte böyle anlarda gün bütün ağırlığıyla üzerine yüklenir ve tüm günü üzgünlüğüyle boyar, yalnızlığı ile geçirirdi.

Henüz 16 yaşındayken babasını kaybetmişti… ve gerek çocukluk gerek erkeklik duyguları içerisinde bocalarken, bu acının tam olarak farkına varmamıştı, ancak annesiyle geçirdiği tüm vakitler zaten O’nun için epeyce değerliydi. Belki de babasının ölümüne çok fazla üzülmeyişi, sert kişiliğinden, yaratılışından kaynaklanıyordu. Gereksiz yere sinirlenir, bağırır, çağırır ve akşamları kavga etmek için mutlaka bir sebep bulurdu. Bu kavgalar o kadar sıklaşmıştı ki artık komşuları, apartmandaki huzuru bozduğu gerekçesiyle imza toplayıp mahkemeye vermişlerdi. Babası mahkemeye bir kere bile gitmemiş, dava devam ederken öldüğü için kapanıp gitmişti. Kavga sebepleri genelde çok basit sebeplerden olurdu… Akşam yemeğinde sofrada tuz olmadığı için, mutfağın ışığı açık kaldığı için, havlunun ıslak olmasından ve ne kadar gereksiz şey varsa onun için inanılmaz önemliydi, kavga nedeniydi.

Sarp, annesinin babasına karşı bu çaresizliğine içlenir ve babasından hep uzak durur ve yine de korkusu yüzünden babasının isteklerini yerine getirirdi. Öyle ki, misafirleri geldiklerinde, sordukları ’Anneni mi daha çok seviyorsun, yoksa babanı mı?’ -saçma sapan- sorusuna hep ‘Babamı’ diye yanıt veriyordu.

Aslında babasının neden böyle aksi ve sinirli biri olduğunu çözemiyordu, babası içki içmez, içen kişilerden de nefret ederdi, sigara bile kullanmazdı, kahvehaneye gitmez, futboldan tiksinirdi. Bunun yerine kitap ya da gazete okurdu, balkonda çiçek yetiştirir, onlarla muhabbet kuşuyla ettiği sohbete benzer sohbet ederdi. Her ne kadar yanıtlarını alamayacağı sorular sorsa bile o varlıklara, yine de onlarla konuşmayı severdi. Anlam veremiyordu ancak yine de babası Sarp’ı kendisinden uzaklaştırmayı başarabilmişti.

-Gelecek İstasyon: Davutpaşa, Yıldızteknik Üniversitesi Kampüsü…

Uyarısıyla irkildi Sarp, bu dijital ses dişlerini kamaştırıyordu bazen… bu yüzden çoğu zaman kulaklıkla seyahat ediyordu. Şefik, trenden inmek için, sonraki duraklarda inecek olan yolcularla yer değiştiriyor ve Sarp’ı da peşinden çekiştiriyordu.

Tren, yavaşladı ve kapıları açıldı, soğuk hava herkesi titretti ve dışarıya çıkanlar eldivenlerini takıp, başlarındaki berelerini düzelttiler, aynı şekilde Şefik’te… Sarp ise bu soğuğa aldırmadan kalabalığın içinde insanlara çarpa-çarpa yürüyordu. Soğuk hava beyaz yüzüne tokat atıyormuş gibi sert esiyor ve kan kırmızı kesilmesine neden oluyordu. Şefik, karla karışık karşıdan esen rüzgara ve onun yarattığı uğultuya aldırmadan bir şeyler söyledi, ancak Sarp anlamadı, yine de başını sallayarak onayladı. Şefik birkaç kez Sarp’ın yüzüne bakıp, anlamadığını tahmin etti ancak yine de tekrarlamadı.

Biraz sonra iş yerine geldiklerinde, paltolarını çıkarıp, masalarına kuruldular. Sarp, oturur oturmaz önündeki ‘Dünya’yı, Asya’ya taşıyoruz’ sloganı olan defterini açıp, gün boyu arayacağı müşterileri, kendisini arayan müşterilerle ilgilendi. Yaptığı iş başkalarına zor gelmesine rağmen Sarp’a çocuk oyuncağı gibi geliyor ve aslında hiç de istemiyordu bu işi yapmak. Şirketler O’nu arayıp, gönderilerini söylüyorlar, Sarp onlar için ideal araçlar hazırlıyor ve gönderilerini aldırıyor, sonra nakliye kamyonlarıyla, gemilerle gidecekleri ülkelere, şehirlere gönderiyordu. İş bu kadar kolaydı Sarp için.

Müdürü Sarp’tan diğer çalışanlarından memnun olduğundan daha fazla memnundu, çünkü Sarp konuşmaz, oyalanmaz sadece işiyle ilgilenirdi. Diğerleri ise sigara molalarına kaçar, molaların vaktini fazlasıyla geçirir, müşterilerinin isteklerini genelde Sarp kadar kesin bir şekilde yanıtlayamazlardı. Bu nedenle, müdür ‘Sarp gibi iki tane daha personelim olsa, bu iş için başka kimseye ihtiyacım olmazdı’ diyerek sözde moral konuşması yapardı.

Akşam olmuş ve kışın erken kararan gökyüzü, bu akşam daha bir kırmızı görünüyordu, kar durmuş, güneş bugün biraz daha uzun kalmıştı sanki dünyanın tepesinde… Sarp ofisten dışarı çıkarken yüzüne doğru esen rüzgarı yaz meltemiymiş gibi karşıladı ve bu akşam hep yaptığı gibi deniz kenarına gidip, düşünmek, yalnızlığıyla baş-başa kalmak için Şefik’le vedalaşarak yola çıktı.

Bir saat sonra sonunda istediği huzuru bulacağı bu deniz kenarına geldi… Kendisi gibi bu soğuğa aldırmadan orada duran biri daha vardı bu akşam… yine de köşedeki büfeden bir sandviç alıp, yürüdü. Ancak o kişiye çok yaklaşmadan durdu. Vapurlar geçiyor, zaten deli gibi kıyıya vuran dalgaların çılgınlığına çılgınlık ekliyorlardı. Bir kedi can havliyle koşarak önünden geçti ve Sarp’ı gülümsetti. Kedileri oldu olası hep komik hayvanlar olarak bulurdu. Köşedeki büfenin çırağı Tahsin ona sıcak bir çay getirip, ‘Buyur abim, çayın…’ diyerek tepsiyi ona doğru uzattı. Sarp cebindeki bozukluklardan birkaç lira atarak Tahsin’in başını okşayıp, gözlerini candan yumarak O’nu hiç konuşmadan selamladı.

Yine derin düşüncelere dalmak üzereydi, çayından bir yudum alıp, haftada bir yenisini aldığı sigara paketinden bir tane sigara çıkarıp rüzgarla boğuşarak yaktı. Derince bir nefes çektikten sonra nefesindeki buharla birlikte üfledi gökyüzüne… Gökyüzünde bulutlar olmamasına rağmen yıldızlar bu akşam daha seyrek görünüyordu. ‘Ah şu şehrin ışıkları, bütün gökyüzünü mahvediyor, ah bu şehrin kirli havası, bütün oksijeni yok ediyor’ diye geçirdi içinden. Sonra ‘Aslında annem gitmekle daha doğru olanı yaptı, baksana şu şehre, bu şehirde neyin nesi böyle, insanları kaba, küfürbaz, düzenbaz, kirli, şu sokaklardan, şu kedilerden ve şu masum bakışlı köpeklerden bile kirliler’ diye yeniden bir isyan geçiriyordu aklında…

-Fazla sigaran var mı genç… dedi birisi.

Sarp, birden irkilerek, soluna döndü ve az önce tek başına orada kendisi gibi dikilen adamın olduğunu fark etti. Bu soruyu yanıtlamadan hemen davrandı ve cebinden sigara paketini çıkarıp birkaç kez sallayarak, paketin içinden uzanan sigarayı adama uzattı. Ardından da çakmağı, sonra tekrar denizin ve şehrin ışıklarını seyre daldı.

-Ah şu şehir ah… insanları öğütüp, yok ediyor, deniz gibi aynı… dedi adam sigarasını yakıp, derince ve gürültülü bir nefesle.

Sarp, tekrar soluna dönüp, bu şiirsel konuşmayı yapan adamın yüzüne baktı, daha da dikkatle baktı ancak yine bir şey demedi.

Muhtemelen burnu soğuktan kızaran bu adamın yüzünde çok acı bir ifade vardı, kendisindeki acının belki kat be kat fazlası… dikkatini çekmişti, adam yeniden konuşacaktı ancak kendisinden bir şey demesini bekliyor gibiydi. Yüzündeki derin çizgiler zamanın acımasızlığını gösteriyordu, masmavi gözleri gecenin bu ayaz soğuğunda sıcak bir şömine gibi parlıyor, sıcaklık dağıtıyordu. Saçları ve sakalları beyazlamış, çok sigara içmekten olsa gerek bıyıklarının ortası sararmıştı… Zaten yüzünde sadece burnu, avurtları ve gözleri görünüyordu, boynunu kaşkolü kapatmış, vücudunu ise temiz bir palto koruyordu soğuktan… Sarp bu adamın ayyaş takımından olmadığını, kendisine zararı dokunacak biri olmadığı kanaatine varmıştı o an…

-Evet… dedi Sarp ve devam etti, ‘Bu şehir, sevda yüklü bulutları, kömür kokan havası, düzenbaz insanları, komik kedileri ve masum köpekleri, bu şehir başlı başına bir değirmen, bizleri öğütüp, parçalarımıza ayırmaktan başka bir şey yapmayan bu şehir.’

Yaşlı adam, Sarp’ın yüzüne bakıp, genç bir dimağın böyle şairane sözler söylemesine hayret etti… sanki bir yığın edeceği nasihat yerle bir olmuştu zihninde… ve Sarp’ın bu sözlerine ek olarak,

-Şu denizin dalgasına bak, sanki ölümün şarkısını söylüyormuş gibi… kıyıya her vurduğunda birini alıp, götürüyormuş gibi…

Sarp, ihtiyar adamın bu sözleri sonrasında annesini yeniden anımsadı ve yüreği farklı bir burkuldu. Huzur bulmak için geldiği bu yer huzurun mezarlığına dönüverdi bir anda… O an ihtiyardan biraz da olsa kurtulmak istedi ancak ayakları sanki doğduğu günden beri oraya saplanmış gibi kımıldamadı bile. Onun yerine sigarasından bir fırt daha çekerek gökyüzüne baktı.

Köşedeki büfenin çırağı Tahsin yine geldi ve Sarp abi, bu bizden diyerek tepside ki çayı ihtiyar adama uzattı… Sarp, bu yaşlı ihtiyarın kendi misafiri olduğunu düşünen Tahsin’e ağlamaklı gülümsedi ve gözlerini yine sevgiyle yumdu, kafasını ufka çevirdi.

-Ee delikanlı, bu soğukta seni bu şehrin bu karanlık köşesine getiren nedir?

Sarp, biraz sessiz kaldı, aslında konuşmak istediği çok şey vardı ancak kelimeleri doğru seçemeyeceğinden, kendini anlatamayacağından korkuyordu, bu korku ona babasının korkusundan miras kalmıştı. Birkaç kez yazmayı denediyse de becerememiş ve anında yırtıp atmıştı kağıtları… Çöpe attığı her kağıdın ardından daha çok yazmak istiyor ancak sayfalara üzüldüğü için onları kirletmek istemiyordu.

-Yalnızlık… derin bir yalnızlık isteği. Kimsenin olamayacağı kadar yalnız olmak isteği.

Dedi Sarp ve çayından bir yudum, sigarasından derince bir nefes çekerek…

-O halde bu şehri terk etmelisin evlat, bu şehirden gitmelisin… dedi ihtiyar adam.

Sarp o ana kadar bu yabancı yaşlı adamda fark edemediği bir şeyi fark etti. Kendisinden bahsediyor gibiydi, yani kendi yaşamından bahsediyor gibiydi, hayatların muhtemel benzerliği aklına gelmişti, belki de bu yaşlı adamda yıllar önce kendisi gibiydi. Üzgün, insanlardan uzaklaşmak isteyen, yalnızlığı seven genç biri… Ve ‘Bu şehri terk etmelisin evlat,’ derken sesindeki hüznü kalbine işlemişti adeta. Aynı anda yüzden fazla cevizin kırılması vardı bu seste, soğuğu sıcağa çeviriyor, zihnindeki kötümser düşüncelere mana kazandırıyordu.

-Evet, gitmek gerekiyor, bu şehirden olabildiğince uzaklara gitmek, burada sanki hiç yaşamamış gibi olmak. Burayı yakıp gitmek gerekiyor.

İhtiyar adam, bu son cümledeki nefretten bir anlam çıkaramamıştı, bu delikanlıyı bu denli sinirlendiren ve koca bir şehri yangına sürükleyecek kadar nefret dolu olmasına anlam veremedi…

-Bu kocaman şehri yakıp, hiçbir yere gidemezsin evlat… eğer bir şeyleri yok etmek istiyorsan önce kendi içinden başlayacaksın, kendi içindeki bu şehri yakıp, öyle gideceksin…

Sarp, bu yaşlı adam hakkındaki düşüncelerinde haklı olduğunu düşündü, gerçekten bir yaşanmışlığın olduğunu sezdi.

-Bu şehrin içimdeki yansıması zaten yanıyor, yanıyor, yanıyor, ama bir türlü kül olmuyor. Ben bu koca şehri içimde yaktıkça, o yanmaya devam ediyor, ben ne kadar yakarsam, O, o kadar yanmak istiyor.

-O halde bu şehri söndür evlat… Bu şehirden öyle bir git ki, senden geriye sadece soğuk kalsın, tıpkı bu gecenin soğukluğu gibi.

İhtiyar adam sigarasını bitirmiş, izmariti ise denize doğru fırlatmıştı. Sarp, denizi kirletmesinden ötürü bu adamın düşüncesizliğine kızmış, sonra vazgeçmişti, hatta aynını kendi de yapmak üzereydi ki, içinden ‘Ben, O değilim.’ dedi ve;

-Baksana ihtiyar, bazen bu şehrin gürültüsünden kendi vicdanımın sesini işitemiyorum…

Sarp, bu cümleyle ne demek istediğini tam olarak kendisinin de anladığını düşündü, ihtiyarın bu cümleyle ilişkin olarak vicdanına su serpeceği bir şeyler demesini umut etti. Bir martı gökyüzünde çığlık atarak uzaklaştı… Martının çığlının hemen ardından ihtiyarın söyleyeceklerini işitmek istese de herhangi bir ses yoktu. Soluna dönüp, baktı, ihtiyar yoktu, arkasına döndü, sonra da sağına baktı, uzaklara doğru göz attı ancak ihtiyar çoktan gitmişti. İçtiği çayın bardağını hemen arkalarında duran bankın üzerine bırakıp, sessizce gitmişti.

Sarp bir süre kımıldamadı ve dudaklarından, ‘Herkesin gittiği gibi.’ kelimeleri döküldü. Kendi çay bardağını da ihtiyarın çay bardağının hemen yanına bırakarak, köşedeki büfede Tahsin’i aradı gözleri, ancak dükkânda değildi… ‘sipariş götürmek için gitmiştir’ diye geçirdi içinden ve karanlıkta yürüyüp, ihtiyar adam gibi kayboldu.