Yalnızlığa Doğru

Bölüm 3 – Manastırlıoğlu

Sarp, bütün bir Pazar gününü evinde geçirdi, müzik dinledi, en sevdiği notaları, annesinin en çok sevdiği şarkıyı tekrar tekrar çaldı. Edip Akbayram – Aldırma Gönül… bu şarkının sözleri annesi için ne kadar manidardı, şimdi daha iyi idrak ediyordu.

Başın öne eğilmesin,
aldırma gönül aldırma,
ağladığın duyulmasın,
aldırma gönül, aldırma.

Evet, gerçekten bu sözler, annesi tarafından, babasının ettiği işkencelere isyan olarak yazılmış gibiydiler. Sarp, içinde duyduğu bu derin hüznü, yine içinin daha derinlerine gömdü.

‘Hayatında bir eksik vardı, bir şeyler tam değildi, annesinin yokluğuydu, evet, kesinlikle annesinin olmayışı büyük bir eksikti hayatında…’ düşünceleriyle uykuya sızdı.

*

Saat 04:13’tü Sarp gözlerini açtığında, vücudu uykuya doymuş, tüm haftanın yorgunluğunu atmış, zihni sıfırlanmıştı… Yine de uyuşukça kalkıp kahvaltısını yaptı, iş için hazırlandı ve Şefik’i beklemeye başladı, birazdan gelir, Sarp diye bağırıp, tüm mahalleyi de uyandırırdı.

Vakit vardı, Sarp kitabını eline alıp, okumaya gayret gösterdi. Bu kitabın bitmemesinin sorumlusu yazardı, öyle bir yazım şekli vardı ki, tümceler birbirine girmiş, özneler havada uçuşuyor, tamamen okuyucunun zihnine bırakıyordu… Üstelik dünya klasiklerindendi, yani okumamış olmak büyük bir eksiklikti bir insan hayatında… Sarp kitabı anlamak için sıfırlanmış zihnini sabahın bu kör vaktinde sonuna kadar zorluyordu, buna rağmen anlamadığı aşikardı… Yine de kitabı üstün körü okurken zil çaldı ve Şefik’in sesini duydu.

-Günaydın Şefik abi… dedi Sarp,

-Oo Sarp, bu sabah hiç bekletmedin beni, teşekkür ederim.

-Dün erken uyudum Şefik abi, aslında saat 4’tü uyandığımda.

-Aferin, hep böyle erken yatacak ve erken kalkacaksın, işine gidip, çalışıp, paranı kazanacaksın, evine dönüp, mutlu mesut yaşayacaksın… Eşinle ki bir gün umarım olur, vakit geçirip, çocuklarını seveceksin.

Sarp, Şefik’in bu hayata dair felsefi yaklaşımını küçümsedi, aslında Şefik’i içten içe sevmesine rağmen, zihninin bu kadar düz çalışmasına hayret ediyordu. Hayattan beklentilerinin bu kadar sığ ve sıradan olmasına inanamıyordu. Zaten hayatında, etrafında gördüğü herkes, kendi babası dahil bu şekilde yaşamışlardı… ‘Neden hala bu sisteme boyun eğdiğimizin kanıtlarından birisin Şefik abi’ diye geçirdi Sarp içinden. Yine de ‘Şefik’i üzecek bir şey söylemedi, üzmekten ziyade kendisini anlamayacağından kırılmasından endişeleniyordu.

-Haklısın Şefik abi… dedi Sarp isteksizce.

-Evet, tabi ki de haklıyım… biz büyüklerimizden böyle gördük, sen şimdi yapayalnız bir adamsın, etrafında kimsecikler yok, dayın desen hayırsız adamın teki zaten, ailenden kimse yok, işte bu noktada kendi ayaklarının üzerine durup, kendi soyunu devam ettireceksin, Manastırlıoğlu ailesinin kalanını sen devam ettireceksin.

Şefik, Sarp’ın soy ismini öyle üzerine bastırarak söylemişti ki, Sarp bile bir an neredeyse etkilenecekti bu söylediklerinden. Bu konu hakkında da düşünceleri zihninde birbirini kovalayacaklarken, nihayet metro durağına gelmişlerdi… Şefik rutini bozmadı ve yine ücretleri ödedi.

Sarp, Şefik’le birlikte yine bu kirli ve sabahın köründe robot gibi, ip gibi bir kutunun içine dizilmiş insanların açlık kokan nefeslerinin doluştuğu havasız yerdeydi… annesinden yakınmış, neden sonra Ressam’ı hatırlamış ve ‘Özgürlükle’ söylediklerini kısa bir süre düşünmüştü. Annesinin artık özgür olmasından coşkulanıp, etrafında kendisine bakan bir göz aradı… ne yazık ki robotlaşmış bu insan sürüsü, buğulu camlar ardında kalan yaşama bakıyorlar, telefonlarıyla vakit geçiriyorlar, daha bilgiç takılan kesim ise aşk romanları okuyorlardı… bu kitapların isimleri o kadar sıradan ve tekdüzeydi ki kitabı okumaya gerek bile yoktu, isminden anlaşılıyordu zaten kitabın içindeki her anlatılan…

-Gelecek İstasyon: Davutpaşa, Yıldızteknik Üniversitesi Kampüsü…

Sarp, gözlerini kısa bir süre kıstı ve bu vagondan bu sabahlıkta kurtulurken, daha kaç sabah süreceğini düşündü… Şefik ise çoktan hızla yol almış, ofise gitmek için neredeyse can atıyordu… Sarp, çalışmaktan yüksündüğü için değil de Şefik’in neden ve nasıl bu kadar istekli olduğuna anlam veremediğinden yılgındı kendi çalıştığı yere ve Şefik gibi insanların çalıştıkları şirketlere…

Ofise adımlarını attıklarında, etrafına bakındılar, kimsecikler yoktu, Şefik saatine bakıp, geç kalmış olabileceklerini kontrol etti… aksine daha erken gelmişlerdi bu sabah… Sarp, sessizce yerine oturdu ve olan bitenle uzaktan ilgilenmeye devam etti. Şefik ise ofise göz atmak için yanından ayrıldı.

Birkaç dakika sonra ofis müdürü, ofisin dış kapısından girdi… Sarp müdürü ve ardındaki birkaç personel arkadaşını gördükten sonra önemsemeden kafasını çevirip işine yoğunlaşmayı denedi.

-Evet İpek hanım… gördüğünüz gibi ofisimiz ve ofisimizin bulunduğu bölge bu şekilde… derken ofis müdürü, Sarp kafasını kaldırmış İpek ismindeki tanımadığı hanımefendiye bakıyordu. O sırada Şefik gelip, ‘Demek buradasınız, sizi görmeyince korktuk, bir şey oldu sandık.’ dedi, Sarp’la kendini kast ederek…

-Hayır, hayır, endişelenecek bir durum yok… dedi ofis müdürü. Hadi, buyurun, şöyle toplantı odasına geçelim ekip olarak, bugün güzel haberlerle başlayacağız haftamızın ilk iş gününe.

Herkes, ofis müdürünün peşinden sadece cam olan toplantı odasına yürüdüler, herkes kendine oturacak bir yer bulup, arkasına yaslandı, ofis müdürü bu soğuk odayı ısıtmak için klimayla uğraşırken Sarp da içeri girerek, kısa bir süre İpek’le göz göze geldi ve hemen başını arkadaşlarının olduğu tarafa çevirip, ilk bulduğu koltuğa oturdu.

-Evet İpek hanım, eminim ofisimizi, iş arkadaşlarımızı sevmişsinizdir. Gerçi Şefik bey ve Sarp beyle tanışmadınız henüz… Sarp bey benim gözde personellerimdendir, buradaki herkesin Sarp beyi örnek almasını söyler dururum… dedi ofis müdürü ve boğazındaki gıcığı temizleyerek devam etti.

Şefik bey de yine dakik olan personellerimizden birisidir, kendisi depo bölümünün şefidir. Çok uzun süredir birlikte çalışıyoruz… Bugüne kadar bu odada olan arkadaşlarımızdan kimseyle herhangi bir sorun yaşamadık, herkes birbirine karşı mesafesini ve saygısını korudu… Elbette bunda gerekli önlemleri almak benim de üzerime düşen görevlerimdendi.

Ofis müdürü sıradan konuşmasına devam ederken İpek, Sarp’a çaktırmadan bakıyor, gözlükleri altından süzüyor, sonra diğer arkadaşlara da göz gezdiriyordu yakalanmaktan korkarcasına.

Sarp ise İpek hanımın, ofis müdürünün yerine gelen müdüre hanım olduğunu çoktan anlamıştı bile, ancak odadaki başka herkes sanki birazdan bunu hiç beklemiyorlarmış gibi duyunca şaşıracak ve ortamın sıcaklığına bağlı olarak belki de alkışlayacaklardı.

-Evet İpek hanım, belki sizde bir şeyler söylemek istersiniz, arkadaşlarımdan ayrılmak beni ne kadar üzse de bölge müdürü olacağım için kıvancımı sizlerle birlikte paylaşıyorum… diyerek sözlerine son verdi ofis müdürü.

-Merhaba arkadaşlar. dedi İpek.

Sarp düşüncesinden sıyrılıp bir an durdu, göz kapakları biraz daha açılmıştı ama başını İpek’e çevirmedi, kadifemsi bu sesin yüzüne hem bakmak istiyor hem de bütün yalnızlığı ile iç dünyasına geri dönmek istiyordu.

-Umarım güzel bir birlikteliğimiz olacak, ben hepinizi şimdiden çok sevdim, eminim birlikte vakit geçirdikçe daha çok seveceğim. Ben maalesef öyle uzun uzadıya konuşmalar yapabilen birisi değilim, bu yüzden zamanla birbirimizi anlayacağımıza ümit ediyorum. Umarım sizlerde beni seversiniz ve mutlu, huzurlu bir çalışma ortamında sonsuza dek devam ederiz.

Sarp, bu son cümleden alacağını almıştı, Şefik’in, bir üst modeli olan ofis müdürünün de bir üst modeli gelmiş ve sonsuza kadar çalışmak istediğini dile getirmişti bile. Mecaz olduğunu biliyor olsa bile önyargısının da özgürlüğe ihtiyacı olduğunu düşünüyordu.

Odadaki herkes kendi masasına ilerlerken uğultular halinde dedikodular başlamıştı bile, bayan çalışanlardan biri ofis müdüründen öğrenmiş olacak ki İpek için ‘Dulmuş, eşinden ayrılmış.’ dediğini işitti ve yine o yüksek arzulu ön yargısıyla ‘Kesin iş yüzündendir.’ diye geçirdi içinden ve gülümsedi.

Birkaç saat sonra ofis müdürü gelip, herkesle tek tek vedalaşarak birkaç gözyaşı damlasıyla gösterisini sonlandırıp, bölge müdürü olduğu Anadolu Yakasına gitmek üzere yola koyuldu. İpek ise arada bir geliyor ve kontrol ediyor gibi ofiste birkaç kez volta atıyor, Sarp’ın masasının önünde adımlarını seyrekleştiriyordu.

Öğle molasına ayrıldıklarında Sarp her zamanki yerine oturmuş, kimseyle konuşmadan sessizce tek başına yemeğini yiyordu, o sıra Şefik gelip, hemen karşısına oturdu.

-Naber delikanlı?… dedi Şefik.

-İyidir abi, aynı işte ne olsun…

-Baksana, yeni müdür geliyor, bizimle birlikte burada yiyecekmiş artık…

-Neden olmasın dedi… Sarp, fazla önyargılı düşüncelerinden biraz utanarak.

Sarp, İpek’in gelip, gelmeyeceğini kontrol edecekmiş gibi gözlerini salonun kapısına dikmişti ki, İpek içeriye girdi… Önce bir salona göz attı ardından masalara tek tek göz gezdirdi, en son Sarp’ın bulunduğu masayı gördü ve diğerlerinden daha uzun süre oyaladı gözlerini… Sarp ise hemen başını çevirerek yemeğiyle ilgileniyormuş gibi davrandı.

Nihayet akşam olmuş, herkes ofisten ayrılmıştı… Sarp, Şefik’le vedalaşarak yine yalnızlığını en iyi yaşadığı yere, deniz kenarına gitmek üzere yola koyulmuştu. Metronun bu insan dolu vagonları sabahkinden farklı bir senaryoda değildi, sadece oyuncular değişikti ama rolleri tamamen aynıydı…

Havanın buz gibi olmasına rağmen dikkat çekmek için mini etek giyen kadın, bilgiç takılan ama aşk romanı okuyan genç delikanlı, ayakta uyuklayan orta yaşını geçmiş amcalar ve teyzeler, oturdukları yeri sahiplenmiş olan öğrenciler ve uyuyor numarası yapan diğer gençler… Ellerinde telefonları, kulaklarında kulaklıkları ile vagonun hareketiyle bir sağa bir sola savrulan yapraktan insanlar…

Sarp bütün bu yozlaşmışlıktan, kirlilikten ve insanlardan yüzünü çevirerek durağında indi… havanın sert esen rüzgarına kafa tutarcasına köprüyü yürüdü… Büfeye gelip, sandviçini aldı ve Tahsin’e göz ucuyla bakarak yürüdü.

İhtiyar adam ortalarda görünmüyordu, oysa olsaydı, geçen akşam ki gibi sohbet ederek biraz vakit geçirebilirdi Sarp, yalnız kalmak için gelmişti ancak yalnızlığını paylaşabileceği başka bir yalnız vardı buralarda, üstelik yalnızlıkta oldukça eski biriydi.

Sarp bu ihtiyarla arkadaş olabilir, hayat hikayesini anlatabilir ve onun da hayat hikayesini dinleyebilirdi.

Tahsin gelip, ‘Buyur abim, çayın.’ diyerek, tepsiyi uzattı her zamanki sevimli çocuk yüzüyle. Sarp onun, yatalak babasına bakmak için annesiyle el-ele verip nasıl didindiğini bildiği için gönül rahatlığıyla cebindeki parasından veriyordu… Çünkü o bir dilenciden çok, bir asilden daha fazla hak ediyordu bu dünyanın mutluluklarını.

Sarp, Tahsin’in başını okşayıp, göz kırparak yine hiçbir şey demeden selamladı onu. Sonra cebinden sigarasını çıkarak, gökyüzüyle buluşturdu nikotin artıklarını… vapurlar gelip, geçiyor, dalgalar yine çılgınca çarpışıyordu kayalarla. ‘Kim bilir bu dalgalar bu kayalara kaç defa sinirle vurdu.’ diye geçirdi içinden… Öyle ya, belki milyonlarca, belki milyarca kez.

Sarp bir an için ihtiyarın ilk cümlesini hatırladı, ‘Fazla sigaran var mı genç?’ istemsizce arkasına dönüp baktı, kimsecikler yoktu, o akşam önünden komikçe koşan kedi bile yoktu ortalarda… Sarp, derince bir nefes daha çekip sigarasından, gökyüzünü izledi, burada kendini buluyordu.

Gökyüzündeki sayısız yıldız ve onların etrafında dönüp duran gezegenler, ‘Cennet, orada bir yerde olmalı.’ diye geçirdi içinden…

Sonra birden İpek geldi aklına… Uzun bir süredir bu anı bekliyormuş gibi denizle konuşmaya başladı…

-Bu gün bizim şirkete yeni biri geldi, saçları gece kadar siyahtı ama güneş kadar da parlak, kaşları da yüzüne bir kirazın dallarıymış gibi özenle yerleştirilmişti, boyalı kirpiklerinin altından yemyeşil gözleriyle bakıyordu etrafa, pürüzsüz yüzü ay kadar beyazdı, dişleri de ona eşik eden yıldızlar gibiydiler… Boynu inceydi, gerdanından teni parlıyordu, gri takım elbisenin altına kırmızı stilettolar pek de yakışmamıştı sanki, bilekleri mi? Bilekleri narindi, elleri bu bileklere ödünç verilmiş meyvelere benziyordu… sanki meyvesini yeni vermiş bir ağacın dalından düşmek üzereymiş gibi… – Gülümsedi – Kusursuzdu… ama dulmuş… arkadaşlar kendi aralarında konuşurlarken duydum… o an içimden dedim ki, hangi hayvan böylesi güzellikte birini bırakabilir ki?

Deniz, gürlermiş gibi serçe bir dalga vurdu kayalara…

-Evet-evet, haklısın, kesinlikle hayvanın teki olmalı. Bir an için yalnızlıktan vazgeçesim bile geldi diyebilirim…

-Elbette kimseye belli etmedim.

Sarp, çay bardağını bankın üzerine bırakıp, karanlıkta kayboldu.