Çok karamsar, hiç iyimser değilim… Zamanla kanlı bıçaklıyım yine.

Zaman hakkında çok fazla yazdım, zaman ise daha fazla geçmekten başka bir şey yapmadı.

Bir karınca için de aynı mıdır zaman?
Bir Martı için?

Sadece insana özgü müdür zaman? Özgür müdür insan?

Aşık biri için özgürlük yoktur, artık bunu biliyorum, canımda hissediyorum.

Gökyüzümü tutup, elleriyle büktü, gözlerindeki yansımalardan öğrenirken hayatı, dudakları biraz bükük hüznü dağıttı… Gözyaşları, gözyaşları kimsesizleşti, bikes gibi. Dizlerine döküldü damlalar, lacivert pantolonu daha koyu renkte belli ediyordu o paha biçilmez damlaları… Masamda duran kitabıma baktım, ”Hüzün Nedeniyle Kapalıyız.” bu kitap çok uzun süredir benimle, yaşlı bir bunağın nedense şimdi hatırlayamadığım bir evin içinde ki huysuzluğunun hikayesiydi. Burun kıvırıp, aklımı akılsızlığa teslim ettim. İhtiyacım yoktu pek.

Gün karardı, mutluluk veriyordu şimdi, çünkü ben, ne istiyorsam O’nu yazıyordum. Kırgın bir müziğin eşliğinde elimden geldiğince dönüp duruyor kalemim harfleri çizmek için. Ve gökyüzüm hala buruşuk olmasına rağmen mutluluk veriyor şimdi. Canımı dişime takıp sevdiğimi haykırıyorum boğuk sesimle. ”Yürüdüğün yolları öpesim var.” derken içim, dışımda gamsız bir adamın görüntüsü var. Sanki bütün bu yaşananlar benim yaşamımdan değilmiş gibi ve sanki ben sebep olmamışım gibi bunca acıya yine kalbimden geldiği gibi davranıyorum.

Hikaye devam ediyor… Yüzünü kaşındıran ılık gözyaşı damlalarını peçetelerle siliyor, peçetenin parçaları yine dizlerine dökülüyor, sonra fark edip, dizlerinden aşağı süpürüyor elleriyle… O güzel ve narin elleriyle. Şimdi gökyüzü suyu sıkılan bir çamaşır gibi buruldu iyice, onun gözyaşlarına eşlik edip, damlalar bıraktı kendini yeryüzüne. En çok da bu kadın o zaman güzel oldu, yağmurun altında ıslanırken damlalara isyan edişinden. Üşümesinde bir zarafet vardı, siz de görmüş olsaydınız kesin Aşık olurdunuz… ama iyi ki görmediniz.

Kimsecikler yok, koskoca dünyada kimsecikler kalmadı, bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırı gibi bakıp, usulca yürüdü, bir yığın yeni hayal bırakıyordu peşinde. Şarkılar bırakıyordu peşinde giderken… bilmiyordu bunu yaptığını, bilerek yapmıyordu, o gidiyordu, arkasında şarkılar kalıyordu. Hüzünlü şarkılar, bestekârları sahtekâr bırakan şarkılardı bunlar. Ve öyle masumdu notalar, ayakları zemine değdiğinde geliyordu bu sesler ve çoğu gözyaşlarından bestelenmişti.

Ağlamanın ne demek olduğunu öğretircesine ağlıyordu bir de. Bense ağlayan birine gülümseyerek bakıyordum, böylesine güzel ağlayan birini görmemişti gözlerim. Şimdi o bir köşede ben bir köşede yine. 

Dudaklar dua etti. Zamanı zihnimde geriye sarıp izliyorum yine o anı… Bir ceylanın aslana çok yaklaştığında dizlerinin titremesi gibiydi bu serzeniş, hafif terleyen teninden ışıklar yansıyordu küçük göğüslerine doğru, körlere görme davetiyesi dağıtıyordu. 

En çok da şu sonbaharın etkisi vardı, en çok da En Karanlık Dönem’imden alıntıları tekerrür ediyordu ahval. Bazen aralara Farsça terimler sıkıştırıp, Arapça’nın Türkçe’ye vermiş olduğu kelimelerin köklerinden bahsedip canlarını sıkıyor, bazen ecnebi dilinden de şakaları eksik etmiyordum. Bu dışımın yeni elbisesi, aslında çoktan moda olmuştu insanlar arasında, herkes bu elbiseden giyiyor ve hiç çıkarmıyordu, elbette biz onlardan değildik, lâkin benim ihtiyacım vardı, onlardan değildim ama şimdi bu elbiseye muhtaçtım.

Biri çıkıp yazmaktan vazgeçmiş adama kalem ve kağıt uzattı. Uzaklardaydı çok. Pempe Kayalıklar’ın memleketindeydi, saçları da uzundu, Harley-Davidson bir motoru vardı. Çocukluğumda Motörhead dinletip, Kütahya’lı adamın Lemmy Kilmister anısına lokma döktürüşünü anlatıp, tragedya bir konuyu komikçe anlatıyordu R’leri söyleyemeyen dilinden. Dinledim, iyi mi ettim bilmiyorum.

Ancak iyi olmadığı belliydi. Aşikar belliydi Aşk’tan. Bana ”Aşk’tan kim yanmamış?” dedi, rakısından yudumluyordu, bardakları tokuşturmak için kaldırdık ama dermanımız kalmamıştı buna bile. Şiirlerimden okuyup canını sıktım. Ne dediğimi anlamıyordu, epeyce sarhoştu, ”Sermayeden tüketiyoruz.” dedi. İsmi Orhan… Bizim aile de isimler böyledir, sonunda bir hükümdarlık takısı vardır. Ama ben, bizim ailenin baştan kaybettiğini bilenlerindenim. 

Hikayemin en acıklı yanı zamanın azıcık olması. Diğer insanların bunun farkında olmaması da. Bitmek üzere kurulmuş makineleriz biz, kurma kollarımız yaratıcımızın elinde… O ne zaman ki yeniden kuracak bizi, zaman başka biçimde değecek gözlerimize. Hesabı ödeyeceğiz.

Şimdi hesabı kimin ödeyeceğine adım kadar eminim. Bilgi dolu aklımın bilgisizliğine mi, Aşk dolu kalbimin aklımı oyalanmasına mı yakınayım ya da yanayım? Bilmiyorum… ve bilmemek çaresizlik demektir biliyor musunuz?

Hikaye devam ediyor… bir vakit bir mağara adamının mağarasına güneş vurmuş. Bu firavunların mezarı gibiymiş ancak bu daha çok ömürde bir defa yanan ışıklardanmış. Parafini etrafına dağılmış bir mumun küllerinden doğacağı esnada kökünden dinamitlerle patlaması gibiymiş de aynı zamanda.

Bir mezarlığın önünden geçiyorlarmış, parafinleri bitmiş mumlar, sadece fitilleriyle gömülmüş, hemen baş taraflarında isimleri ve altında ruhlarına hediye edilecek duanın isimleri yazıyormuş… Papatyaları geçince ayrılık vahasına varmışlar, vah’lasalar ne ah’lasalar ne? Peki, ağlasalar?

Bir daha da kavuşamamışlar. 

Sonunda bir toprağın koynunda uyuyacağız uyanışa. Bu uyanış, temiz, pak bir yaratılıştan olacak. O an, cenneti hak edersem eğer, ”İşte bundan istiyorum diyerek O’nu göstereceğim.” belki Rabbim nasip eder… Hatalar yapsam da beni affeder. İşte duaların en güzeli benim kalbimden en güzelinedir.

Oğuzhan Deniz * Bendeniz / Yüzünü Kaşındıran Ilık Gözyaşı