Zamanda nedir böyle?

Zaman sanırım süre gelen anların birbirine eklenmesiyle oluşan bir kavram. Bunu müziği oluşturan notalar gibi düşünebilirim. Bir harmoniyi ya da mırıldanmayı frekanslarını peş peşe eklersem buna müzik diyebilirim, ancak burada en küçük an nedir? Bir müziğin en küçük parçaları notalar diyebilirken, zamanda bunu söyleyemiyorum.

En küçük zaman birimi salise mi? Mikrosaniye, nanosaniye, attosaniye (10 üzeri 18) bunlar bizim oluşturmuş olduğumuz terimlerden mi ibaret?

Zaman her anın peşpeşe eklenmiş hali. O halde bu gelecek ve geçmiş kavramını da müzik gibi hayatımın başlangıcı ve sonu olarak adlandırabilirim ki zaten benden önce de böyle denmişti.

Ama gerçek anlamda zaman nedir? Bir boyut mudur?

Zamansız olamaz mıyım? Zamansızlık sanırım sonsuzluk kapısından içeri girmek.
Bu konuyu felsefi, fiziki ve dini olarak ele almayı düşünmüştüm.

Dini olarak zaman bizler gibi yaratıcının bir mahluku, evet, çünkü zaman ezelden beri var olursa, Tanrı kavramında bir eksiklik meydana gelir. O yüzden Zaman’da Tanrının elinden yoğrulmuş olmalıydı. Ve zaman Yaratıcıya eş olmadığından, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği tek bir an gibi görebilme yetisine sahip olmalıydı. Tanrı’nın kendisine zaman yoktu ancak bizler için Tanrı katında bir zaman vardı.

Zaman fiziki olarak göreceliydi, yani şu an ki kırılımda zaman belirli dilimlere bölünerek isimlendirilmişti, yoktosaniye, milisaniye, salise, saniye, dakika, gün gibi… Aynı şey farklı bir Samanyolun’da ya da gezegende değişiklik gösterebiliyordu.

Felsefi olaraksa, bana zaman çok hızlı geçerken hapiste olan birisi için çok yavaş geçiyordu, ya da askerlik yaptığım zamanlarda dakikaları değil, saniyeleri bile saydığımı hatırlıyordum, hatta öyle ki, saate baktığımda saat 12 ise 3 saat sonra tekrar baktığımda ancak yarım saat geçtiğini görüyordum, yani zaman kişiler için de göreceliydi. Herkese eşit değildi.

Gerçekten öyle, zaman neden kimseye eşit değil? Ruhumuz yüzünden mi? Zamanı hem ruhumuz hem de bedenimiz mi hissediyor? Ya da Zamanı ruhumuz hissediyor da etkisi bedenimize mi oluyor? Ruhumuza bedenimizin sinir uçlarından olduğu gibi beynimize iletiliyor. Bitkiler, hayvanlar, insanlar ve diğer tüm canlılar ya da cansızlar, zamana kafa tutamıyor… bildiğiniz bir törpü gibi ağır ağır parçalara bölüyor.

Hayatımızın neredeyse tümünde zamanı düşünmeyiz, ancak o arkaplanda çalan bir fon müziği gibi hayatımızdan tüm anlarımızı alıp götürür…

Enterasan olması ve ulaşılamayacak güzellikte olup da aslında bizi kendisine bu derece bağımlı etmesinin çekiciliği yok değil. Zamanda nedir böyle?

Hayır hayır, zamanı bilgiye endekslemeliyiz, hani şu ”nakit vakittir” cümlesinde olduğu gibi. Aslında vakit, nakit değil, vakit, bilgidir. Bilgisizlik ve zamansızlık eş değer derecede aynıdır. Bir insanın vakti yoksa, bilgisi de yoktur. Zaten bilgi başlı başlına bir sonsuzluktur.

Şimdi anlıyorum ki, zaman, bilginin temelidir, bina yapılacak bir arsa gibi düşünebiliriz, bizler zamanın kölesi değiliz, zaman bizim kölemiz, öğrenmek, araştırmak için bize hizmet ediyor. Elbette bir gün hepimizin olmayacağı zamanlar gelecek ancak o zaman zamanı azad etmiş olacağız, o başka kimselerin kölesi olacak. Bedenim zamanın bileğini bükemiyorsa, Ruhum’un bileğini zaman bükemeyecek. Zaman benim için durduğunda, yeni bir saat ve zaman başlayacak, aslında bunlar zaman ya da saat değil, benim ben olduğum yer ve benden şekillenip, efsanevi bir müziğin notaları haline dönüşecek.

Zamandan soyutlayıp, düşündüğüm bu anlarda anlıyorum ki, an’ların birleştiği bu hayatımın tiktak fon müziğinin bana ihtiyacı var. Ben olmadan asla bir melodiye dönemiyor. Önemi yok.

Oğuzhan Deniz * Zihnimi toplamam gerek.