Raes, vücuduna değen serin çarşafların keyfini çıkarırken yine hoparlörlerden gelen sesle irkildi. Gece uluyan kurtlar yüzünden bir kaç defa uykusu bölünmüş olsa da kendini dinç hissediyordu. Yataktan bir çırpıda çıkıp hemen üzerini değiştirdi, koşar adımlarla bungalovdan çıktı. Brandanın korkuluklarında ayakkabı bağlarını düğümlerken hemen karşıdaki evden Zenid’in çıktığını gördü.

Zenid birkaç sefer öksürerek sigarasını ateşledi. Raes kasaba meydanına giden yol boyunca yanında yürüyüp konuşmak istiyordu, koşar adımlarla Zenid’e yetişti.

-Günaydın.
-Sana da.
-Biraz erken sanırım, hava tam aydınlanmadı henüz.
-.
-Peki, kasabada kaç kişi var? 
-Bilmem, 60-70 kişi galiba.
-Daha önce neredeydiniz?
-Birçok yerde.
-Peki nerelerde?
-Çok soru soruyorsun!
-Tanımaya çalışıyorum.
-Darüküs, Carlığab, Kanrış…
-A, demek Kanrış. Çok kötü bir yer olduğunu duymuştum.
-Kötüydü.

Raes yol boyunca Zenid’in adımlarına yetişmek için koşuşturdu. Kasaba meydanına geldiklerinde ise insanların sıra olduklarını gördü ve o da sıraya girdi.

Zenid sıranın önünde volta atarak sigarasını içiyor, yerdeki taşları tekmeliyordu. Biraz sonra Enime gelerek, ”Eksik yok.” dedi ve o da sıraya girdi. Zenid sessizliğini bozmadan birkaç tur daha attıktan sonra kafasını kaldırıp sıradaki insanların yüzlerine baktı.

-Bugün hava güzel olacağa benziyor, dün olduğu gibi bugün de aynı işlerinize devam edin. Bazı tezgahlarda eksik olduğunu görüyorum, onları tamamlayın, aşçılar bu sabah güvercin çorbası yapsınlar, öğle yemeğinde bakliyat ve kırçan kaynatsınlar. Bugün su herkese tam ölçek dağıtılsın. Parkalarınızı yanınıza alın. 

Raes tüm bu olan bitene anlam vermeye çalışıyordu, arada ”Yine mi? Evet güzel.” fısıldaşmalarını duyuyor, meraklı gözlerle olan biteni izliyordu.

-Hadi, herkes işinin başına.

Sıradaki herkes sağa sola dağıldı, bir tek Raes olduğu yerde duruyordu. Zenid eliyle işaret edip, kendine doğru çağırdı.

-Seni bu gün çalıştırmaktan vazgeçtim. Yanımdan ayrılma.
-Peki Bay Zenid, nasıl isterseniz.


-Bay Zenid…
-.
-Güvercin çorbası… İsmini duyduğumda çok iyi olmadığına kanaat getirmiştim ama umduğumdan güzelmiş. Oturabilir miyim?
-. (Zenid kafasını sallayarak onayladı.)
-Bu kadar insanı idare etmek zor olmalı.
-Katı olmak gerekiyor.
-Sesinizde öyle bir tını var ki, sürekli kendinizi savunuyormuşsunuz gibi.
-Öyle olmalı.
-Peki burası ne kadar zamandır var?
-Neresi?
-Bu kasaba…
-Ben geleli 6 yıl oldu. Öncesinde ne kadardır var, bilmiyorum. Nükleerden sonra kül fırtınasında kaybolmuştum, Tames buldu ve getirdi beni.
-Tames kim?
-Şurada, su motorunun başında olan ihtiyar adam.
-Daha önce neredeydiniz? Nükleerden önce?
-O zamanda kaybolmuştum, kesin bir yerde değildim.
-Kanrış’ta mı?
-Evet.
-Çok mu kötüydü?
-Hayatta kalmak zorundaydım, düşündüğüm tek şey buydu. Biri vardı… Murya. Atlatması uzun sürdü.
-Daha da kötü oldu yani…
-Sen neredeydin?
-Hep Raniyüem’deydim aslında. Ama İşle diye bir yerde büyüdüm… Denize çok yakındı. Akrazenid’e çok yakın.
Annem ve babamı kaybettim. Bir kızkardeşim vardı ama ondan da Nükleerden sonra haber alamadım.
-.(Zenid, hiçbir şey söylemedi, sigarasını yakıp üfledi gökyüzüne.)

-Bay Zenid, burada ilk günüm, bazı insanlar çok soğuk ama bazı insanların yüzünde sıcaklık var, onları anlatır mısınız biraz?
-İnsanların hepsi aynıdır, sadece davranışları farklıdır. Yanlışları aynı, doğruları aynı, yürüdükleri yollarından içtikleri suyuna kadar aynı.
-Herkes aynı olamaz.
-Sen ve Medid arasındaki fark nedir?
-.
-Medid, şuradaki kadın, siyah parkalı, yeşil çizmeli.
-Bir çok fark var, yüzlerimiz aynı değil mesela, elbiselerimiz farklı.
-İçinizdekiler aynı, yüzlerinizin ardındaki aynı.
-Anatomik olarak evet ama farklıyız sonuçta.
-.(Zenid bir süre sesiz kaldıktan sonra derince bir nefes çekerek sordu.)
Kimi tanımak istiyorsun?
-Mesela, şuradaki adam, gözlüklü olan.
-.(Zenid, sırtını dibinde oturdukları ağaca yasladı.)
Hitaf…

Hitaf, ben geldiğimde buradaydı, bir kızı varmış… İlk geldiğim zamanlarda birkaç kez konuştuğumuz konularda fikir ayrılığına düştük. Analitik bir düşünce yapısı yok. Kendisine verilen şeye sımsıkı sarılmış. Sürekli Tanrı’ya dua eder, en samimi olduğu iki kişi var. Rene ve Nahas… Şuradaki ve şuradaki adamlar, onlar da Hitaf’tan farklı değiller. Onları da anlatırım bir gün. Hitaf’ın bir deri hastalığı var, o yüzden elbiselerinde hep beyaz deri parçalarını görürsün. Bulaşıcı değil, korkmana gerek yok. Sessiz, kendi halinde biri, kimseye zararı olmaz, Tanrı’ya dua edeceği zaman yanındaki insanlara birlikte dua edelim mi diye sorar. Ama Tanrı’nın söylediklerinin dışına çıktığının farkında değildir.

Tanrı, ”kimseyi öldürmeyin” der ama o ve onun kafasındaki insanlar ”Tanrı’ya dua etmeyenleri öldürürler.” Ve buna ”Tanrı’nın Yasası” derler. Onlara sorarsan Tanrı, görevlendirdiği insanın haricinde zeki birkaç adamın söylediklerine muhtaçmış gibi cevap verirler ama sen bunu hiç öyle algılamazsın. Aslında anlattıkları başta mantıklı gelir ama çok komik şeyler de vardır. Tanrı’nın gönderdiği sözlerin bir kısmını keçi yedi derler. Vesaire, vesaire.

Aslına bakarsan, çok sağlıklı bir akıl süzgeci bulunmaz. Söyledikleri mantık çerçevesinin dışına da çıkabilir, içinde de olabilir. Senin zekana bağlı olarak değişir. Hiç haksız olduğu konu yoktur, her konuda mutlaka bilgisi veya fikri vardır, cahilce konuşup durur, güzel bir akıl versen bile almaz, üstüne üstlük seni de cahillikle suçlar. ”Cahilce yazmış durmuşsun” der. Kısacası, kendi halinde biri, işini yapıyor ama pek sohbet edilecek biri değil. Sadece merhabalaşabilirsin.

Raes, Zenid’i dinlediği süre boyunca Hitaf’ı izledi. Söylediği her şey bu adamın üstüne tam anlamıyla vücudu saran bir elbise gibi oturuyordu. ”Zaten, keskin bir karaktere sahip bir görüntüsü de yokmuş.” diye geçirdi içinden.

Oğuzhan Deniz – Zenid Kasabası | İlk Gün / Bazen insanlara doğruları söyleseniz bile kendi doğrularından şaşmaz ve şaşırdıklarının farkına varmazlar.

Bir yorum yapın...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir