
Evet, bilerek yaptım! Hepsini kendi ellerimle bilerek kırdım… ama kalbim bilmiyordu, anlatsam da anlamıyordu, nafileydi, dinlemedi işte, Sen’i sevdi, ve bilmiyordu kırılacağını, bilmiyordu kendi ellerimle kıracağımı… bilmiyordu...
Ve bu ihtimaller içinde bir insanın kılıç balığı saplanarak öldürülme ihtimali ne kadar düşüktür değil mi? Oysa ben böyle bir tehditle karşılaşmıştım ve evet, hiç umursamamıştım.
Şu kalbime anlatamadığım onca Sen ve Sen’sizlik krizleri… Sendromlar… melodramlar… ikimiz arasında sıkışıp kalan her şey… öyledir, hayat devasa bir temaşa, ben bunun telaşından her şeye geç kaldım, yetişemedim, tıpkı...
Burası benim yangım yerim,
ve hoş geldin alevime…
Küllerimden ev yap rüzgarlara,
fırtınalara…
Güneşsiz günlere ve soğuk sabahlara,
sahilinde parçalanmış bir tekne gibi,
dalgalara terk edilmiş çoktan.
Aşkı...

Bir yalnızlığın yok edilişidir varlığın!
Eski Aşk filmleri gibi her anın! Ben her anına milyon gişelik seyirciyim.
Ben hep “Şimdiki Zamanım“, onlar...
Bir saniyeden daha az!
Gözlerinde korkular, gözlerinde kaçışmalar ölümsüzlüğe, kapalı tüm dünyaya yine de…
Biliyor musun, aslında şu saçmalıklarım olmasa normal-sıradan biriyim. Ne var ki zihnimdeki gürültüleri susturamıyorum...
Muhkem mahkum meftun!
Sarıyorum açtığın sevda kesiklerini, şu şiirlerle, onlar yara bandı.
Uzun uzadıya anlat! Duyacağın tek şey tinsel rahatsızlık.
Aşık, bilir kendisinden her söyleneni, her söylediğini!
Hadi...
Saat 04:04, sıcak çay, soğuk hava ve ciğerim sigara dumanına boğuluyor yine. Yine içimde şu umutlardan biraz birikti, şiirsel ahmaklıklarımdan kısacası.
Muhtemelen o O’uzaduyum‘larından birini yaşıyorsun…...
Sen ve ben, ne çok kelime var artık aramızda ikimizi anlatan. Ben anlattım, sen dinledin, aslında pek dinlemedin. Ne tuhaf, hiç kimse sessiz kalamamış dünyada… Yada biz bilmiyoruz sessizliği, sessizlikleri.
Ne var ki, insan öyle veya...
İçimde bir YAS, dışımda bir YAZ, sıcak tepelerinden akar ırmakların, gözlerinin görebildiği kadardır, ufuk mesafedir ve soğuk nefesi, gözümün bebeğine batar... Ben bir nebze göz kırpmam.
Yine de öyledir kadın, yüzünde gözyaşlarından...
Ne güneş söner,
ne ay vazgeçer yörüngesinden,
bu döngüden dönüp,
evrilir bir balıktan aşk kalbe,
evet,
bir kılıç balığından kalbine,
saplanır ve terk edilir,
aciz ve kokuşmuş İstanbul’da.
Yine doğduğu...
Şimdi yalnız ellerim,
ilk defa yalnız,
ve habersizim saatten,
saat beni umursamaz zaten,
İstanbul’u da sana terk ettim.
Yaşa yaşayabildiğin kadar,
ama yan benim gibi,
yan yanabildiğin kadar!
Ve
Sen seni terk...
Artık beni bilmiyorsun! Buna eminim…
Bilsen, zamanın ne denli az olduğunu da bilirdin. Ama bilmek senin için hiç meziyet olmadı, bilmek senin için gözlerinden görülen bir olgu/kavram değil. Hep yokmuşlardan bahsettim, oysa varmışlar...
Evet,
… şairi bendim o manzaranın,
adını yok’tan aldım,
alnıma yazdım,
sildi kader,
… ben yeniden...
Evet, şu bildiğimiz “çaresizlik” gibi. Öğretilmiş yalnızlık! Ne fark eder ki? Öyle veya böyle bir şekilde öğreniyoruz hayatı… hatalardan, can yangınlarından sağ kalınabilirse...
Evet,
Oğuz hala aşık…
Aşkı başından aşkın Veysel,
hep der; imkansız,
unutmam adını,
denizdim kurudum yağmursuz,
pınardım yok oldum damlasız.
Kırıldım kapımla birlikte,
kalbim hala sağ.
...
Kadının,
omuzundan doğuyor geceye ışık…
Sanki,
sudanmış gibi berrak teni…
Elleri ince,
bileğinde Oğuz tarihinden kalma bir yara…
Açık denizde kaybolmaya yüz tutmuş gibi,
oysa bilse, benim kalbim...
Elleri, gece adamın,
beyaz duvarları yırtık,
üzerinde yokmuşların çizgileri takvim,
çarpık bir kentin isyanı,
dudağında sönmek üzere bir sigara,
gözlerinden kaçıp kayıplara karışmış uyku,
dudağında ölmek üzere bir...